Ne li vir im, ne jî li wir…
Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
Bazen elime bir kitap alıyorum ve sayfaları çevirirken şunu düşünüyorum: Şu an aslında hiç tanımadığım birinin, belki yüz yıl önce ölmüş birinin zihninin en mahrem köşelerinde geziyorum. Onun korkularını, neşesini, dünyaya bakışını sanki kendi anımmış gibi içselleştiriyorum. Modern dünya bizi sürekli hızlı olmaya, her şeyi tüketmeye zorlarken, bir kitabın başında saatlerce vakit geçirmek aslında dünyaya karşı yapılmış en zarif başkaldırı değil mi? Son zamanlarda okuma eyleminin sadece bir bilgi edinme süreci değil, bir yavaşlama sanatı olduğuna inanmaya başladım. Bir cümleyi okuyup, dakikalarca tavana bakmak, o cümlenin ruhundaki yankısını dinlemek... İşte o anlarda insan, sadece bir okur olmaktan çıkıp o hikayenin bir parçası haline geliyor.
Peki, biz kitapları gerçekten bitiriyor muyuz, yoksa bazı kitaplar içimizde hiç bitmeyecek bir yolculuğu mu başlatıyor? Belki de raftaki o tozlu sayfa, henüz cevabını bulamadığımız bir sorunun sığınağıdır.
Bugünlerde sizi en çok hangi cümle yavaşlattı? Hangi yazarın zihninde misafir olmak size kendi evinizdeymişsiniz gibi hissettirdi?
Bazı kitaplar vardır, okurken sadece hikayeyi takip etmezsin, sanki zihninin içinde yeni bir oda açılır. Gülün Adı benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
İlk başta dürüst olayım: Kitapla aramız hemen ısınmadı. İlk sayfalarda uzun tasvirler, teolojik tartışmalar, isimler, kavramlar… "Ben nereye geldim lao?" dedim birkaç kez. Ama sonra fark ettim ki yazar seni acele ettirmiyor, aksine o manastırın taş duvarları arasında yavaş yavaş yürütüyor. Bir süre sonra ritme alışıyorsun ve o yoğunluk yerini meraka bırakıyor.
Hikaye kısmı zaten başlı başına sürükleyici. Orta Çağ da bir manastırda işlenen cinayetler ve bunları çözmeye çalışan Baskervilleli William… Karakterin akıl yürütme biçimi, detaylara yaklaşımı gerçekten etkileyici. Yanındaki Adso ile kurduğu ilişki de hem sade hem samımi. Polisiye seven biriyseniz, kitap sizi zaten bir noktadan sonra bırakmıyor.
Ama bu kitabı farklı yapan şey sadece katil kim? sorusu değil. Arka planda dönen tartışmalar, inanç, bilgi, iktidar ve yorum meselesi… Bunlar kitabın asıl yükünü taşıyor. Özellikle o meşhur kütüphane sahneleri. Sadece bir mekan değil, adeta bir fikir. Bilginin saklanması mı, paylaşılması mı gerektiği sorusu, bugün bile çok tanıdık geliyor.
Gelelim işin biraz tartışmalı tarafına. Burda bazı incelemelerde gördüm "kitap İslam'a şöyle demiş, o yüzden bıraktım vs" gibi yorumlar var. Zaten yabancı bir yazardan kendi inanç dünyamıza birebir uygun bir metin beklemek de pek gerçekçi değil sayın insanlar. Bence mesele şu: Yanlış bulduğunu kenara koyarsın, doğru bulduğunu alırsın. Kitapla kavga etmek yerine, ondan ne alabileceğine bakmak daha anlamlı. Tabii her şey güllük gülistanlık değil. Kitabın temposu yer yer düşüyor, bazı tartışmalar gerçekten ağır gelebiliyor. Her okura hitap etmeyebilir, bu çok normal. Hatta bazı
Kıssadan hisse: Saplantısal düşünceler vardır, bunlar hiçbir zaman kişisel değildir, kitaplar kendi aralarında konuşurlar; tam anlamıyla yapılmış bir polis soruşturması suçlunun biz olduğumuzu kanıtlamalıdır.