İnsan, kendi içindeki o devasa boşluğu doldurmak için sürekli bir şeyler inşa eder üstatlar; duvarlar örer, hesaplar yapar, kolonlar diker. Sanki o betonlar soğuyunca ruhundaki sızı da donup taşlaşacakmış gibi. Ama hayatın matematiği, senin cetveline uymaz. Sen en sağlam temelini attığını sandığın anda, yerçekimi en zayıf noktanı bulur ve oradan bastırır. Acı bir dram değil, bir malzeme yorgunluğudur. Yorulursun, ama dünya durup senin dinlenmeni beklemez. Anlıyor musun dayıcım?
Dışarıda herkes birer başarı anıtı gibi dolaşır, parlatılmış maskeleriyle birbirlerini selamlarlar. Oysa her parıltılı ekranın, her sahte gülüşün arkasında, yıkılmasın diye bin bir yamayla ayakta tutulan o eski yapılar gizlidir . Birbirimizin enkazını görmeyiz, sadece boyalı cephelerimize hayran kalırız. Bu, modern zamanın en büyük sahtekarlığıdır. Herkesin her şeyi tamdır ama kimsenin ruhu yerinde değildir. Gerçeklik, gece yarısı başını yastığa koyduğunda odaya dolan o ağır sessizliktir xalo. Orada ne bir unvanın kalır ne de bir statün. Sadece sen ve o dürüst, sert karanlık. Dünya, sen o karanlıkta kendi parçalarını toplamaya çalışırken bile en ufak bir duraksama yaşamaz. Güneş, dün gece senin dünyan başına yıkılmamış gibi, sabah yine o aynı umursamaz ışığıyla odaya sızacak. Bu bir lütuf değil, dünyanın sana "senin yokluğun hiçbir şeyi değiştirmez aslan parçası" deme şeklidir.
Ayakta kalmak için bir mucizeye değil, sadece biraz daha sertleşmeye ihtiyacın vardır. Çünkü bu dünya, yumuşak olanı önce çiğner, sonra yutar, sonra da unutur sayın arkadaşlar.