Ne li vir im, ne jî li wir…
Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
Son yıllarda çevremizde garip bir dönüşüme şahit oluyoruz. Maneviyatı keşfeden, İslam'a yönelen bazı gençlerimiz, sanki bu yola girerken kendi kimliklerini, dillerini ve hatta hafızalarını kapının önünde bırakmak zorundaymış gibi davranıyorlar. Müslüman olmayı, mevcut siyasi iktidarın her adımını kutsamak sanan, RTE'nin meydanlarda attıgı Tekbiri, söylediği her Bismillah'ı gerçek bir İslam temsilinin kanıtı sayan sığ bir anlayış bu. Şunu artık çok net idrak etmemiz gerekiyor: Bir liderin meydanlarda Allah Ekber demesi ya da dini terminolojiyi diline pelesenk etmesi, o kişinin otomatikman İslam'ın hamisi olduğu anlamına gelmez. İslam bir sloganlar dini değil, bir adalet ve ahlak dinidir. Eğer dindarlık iddiasında olan bir el, milyonların anadil hakkını görmezden geliyor, anayasal eşitlik taleplerini fitne diyerek bastırıyor ve mazlumun hakkını korumak yerine muktedirin koltuğunu tahkim ediyorsa,orada dinden değil, ancak dinin siyasileşmiş gölgesinden bahsedilebilir.
İşin en acı tarafı ise, bu gençlerin kendi köklerine karşı takındıkları o sert tavır. Bizler bu ülkede eşit vatandaşlık istediğimizde, karşımızda devletten önce bu "sonradan dönüşen" kitleyi buluyoruz. Kendi halkının en insani taleplerini, sırf sığındıkları o siyasi limana zarar gelmesin diye şeytanlaştırıyorlar. Oysa dindarlık, insanı güç sahiplerine karşı körleştiren bir zırh değil, aksine haksızlığa karşı sesi yükselten, "haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" şiarıyla hareket eden bir vicdan olmalıydı.
Hepimiz kardeşiz sloganlarının atıldığı meydanlarda, bu kardeşliğin faturasının neden hep Kürtlerin dilinden ve kimliğinden vazgeçmesiyle ödendiğini hiç sorgulamıyorlar. Allah'ın "Tanışmanız için sizi kavimler halinde yarattık " ayeti ortadayken, kendi kavminin varlığını ve haklarını bir siyasi
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kitap neden okunur? diye sorulunca çoğu insanın aklına huzur, kaçış, keyif gibi kelimeler geliyor. Doğru ama eksik. Hatta biraz da kendini kandırma sayın arkadaşlar.
Kitap çoğu zaman huzur vermez. Tam tersine, insanın içine huzursuzluk bırakır. Daha önce fark etmediğin şeyleri gösterir, görmezden gelmek için yıllardır kurduğun düzeni bozar. Bir cümle okursun, günün geri kalanı zehir olur. Çünkü artık biliyorsundur. Bilmemek daha kolaydı.
Kitap, hayatı güzelleştirmekten çok, çıplaklaştırır. İnsanların ne kadar sıradan, ilişkilerin ne kadar çıkar odaklı, ideallerin ne kadar kırılgan olduğunu yüzüne vurur. O yüzden herkes kitap okumayı sevmez, çünkü herkes bu kadar net görmek istemez.
Bir de şu var sayın arkadaşlar: Kitap okuyan insan, ister istemez değişir. Eski tepkilerini veremez, eski kabulleri sürdüremez. Bu da insanı biraz yalnızlaştırır. Aynı masada oturduğun insanlarla artık aynı şeylere gülemezsin mesela. Çünkü senin aklın başka bir yere kaymıştır. Kitap biraz da bu yüzden okunur; kendini kalabalıktan ayırmak için değil, zaten hiç ait olmadığını fark etmek için.
Keyif meselesi ise işin yan ürünü. Bazen olur, bazen olmaz. İyi bir kitap çoğu zaman iyi hissettirmez, ama doğru hissettirir. Aradaki fark önemli. Biri seni oyalarken diğeri seni değiştirir.
Kısacası kitap, vakit geçirmek için değil, vakti nasıl geçirdiğini fark etmek için okunur. Ve bu farkındalık, çoğu zaman sandığın kadar konforlu değildir.