Ne li vir im, ne jî li wir…
Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
Çocukluğun o bitmek bilmeyen, geniş zamanlarını doğru düzgün yaşayamadan, bir sabah aniden ceketini üzerine geçirip hayatın ağırlığını omuzlarında bulanlar için büyümek, bir gelişim süreci değil, bir çarpışma anıdır. Bizim gibiler için zaman, bir nehir gibi akmadı, daha çok bir baraj kapağının patlaması gibi her şeyi bir anda önümüze yıktı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
1000Kitab'ın o meşhur ana sayfası değil, sanki bir ego panayırı. İnsanlar, on binlerce kişiyi takibe alıyor, geri dönerlerse dükkan benim mantığıyla dijital esnaflık yapıyorlar. Derdi kitap, edebiyat ya da bir fikrin peşinden gitmek değil, tek derdi o profilindeki takipçi sayısını bir borsa endeksi gibi yukarı taşımak. Takipçi kasmayı entelektüel başarı sanan bu tayfa, platformu edebiyat mecrasından çıkarıp bildiğin bir pazar yerine çevirdi. En absürt olanı da o beğeni çeteleri. Yazılan metin üç sayfa sürse bile, daha ilk cümleyi okumadan beğeni butonuna çöken bir kitle var. Neden? Çünkü biliyor ki o beğenirse, karşı taraf da onun boş içeriğini beğenecek. Karşılıklı bir sen beni ağırla, ben seni ağırlayayım tiyatrosu dönüyor. Sonra bu yöntemle 500 600 beğeni alınca, birdenbire omuzları dikleşiyor, bakışları değişiyor; sanırsın ki Nobel Edebiyat Ödülü 'nü buna vermişler maşallah. "Beni bu kadar kişi onaylıyorsa en derin, en bilgili benim" :D özgüveniyle etrafa tepeden bakmaya başlıyorlar. Oysa o beğenilerin içinde ne bir fikir var ne de bir idrak. Tamamen algoritmik bir kurnazlık ve popülarite açlığından ibaret her şey. Kitaplar, bu insanların elinde sadece üzerine basıp yükselecekleri birer basamak haline gelmiş. Okuduğu eserin ağırlığı altında ezilmesi gerekirken, o eserin sırtına binip takipçi sayısıyla hava atan bu sahtelik, gerçekten can sıkıcı. Entelektüelliği nicelikle, yani rakamlarla ölçebileceğini sanan bir zihniyetin ; ne kitaba, ne yazara, ne de kendine zerre saygısı yoktur. Kendi kurdukları o yankı odasında, birbirlerini alkışlayarak dev aynasında görmeye devam edebilirler ama dışarıdan bakınca sadece komik görünüyorlar.
Sabahın köründe trafiğe çıkıp akşam eve dönerken aslında sadece yol katetmiyoruz, bir uçurumu her gün biraz daha derinleştiriyoruz. Bu evden işe, işten eve döngüsü öyle bir kurgulanmış ki, insanı sadece ertesi gün tekrar işe gidebilecek kadar ayakta tutmaya programlı. İşin en acı tarafı, bu yorgunluğun ardındaki asıl sebep olan gelir adaletsizliğini artık kimsenin dert etmemesi. Çünkü zenginlik ve güç, bugün artık her türlü ideolojinin üstüne çıktı. En büyük adaleti savunan bile, eline biraz güç ve para geçtiği an o eleştirdiği sistemin bir parçası olup çıkıyor. Kendi refahı biraz azalmasın diye, o uçurumun diğer tarafındahileri görmezden gelmeyi tercih ediyor. Bu düzeni inşa edenler, insanların sorgulayamayacak kadar yorgun, ses çıkaramayacak kadar da borçlu kalmasını çok iyi hesaplamışlar. Birileri daha lüks bir hayat sürsün diye milyonlarca insan ömrünü sadece faturalarını ödeyebilmek için harcıyor. Gelir adaletsizliği bir sonuç değil, bu sistemin yakıtı aslında. Kimse bu çarkı kırmak istemiyor çünkü herkes bir gün o masanın kazanan tarafında oturma hayaliyle uyutuluyor. Sonuçta biz her sabah o alarmı kurarken, başkasının servetini büyütmek için kendi hayatımızdan feragat ediyoruz. Böyle düzenin aq!
Sevgi her şeyden daha çok işler ruha. Yüreği böylesine kaplayan, böylesine bağlayan hiçbir şey yoktur. Bu nedenle, onu yöneten silahlar olmayınca, ruh, derin bir uçuruma atılırcasına sevgiye atılır.