Boğazım tıkanmıştı. Skylla’nın yediği o adamlar eskiden Glaukos’un olduğu gibi hırpani, çaresiz, korkudan perişan denizcilerdi. Hepsi ölmüştü. Hepsi de ismimle damgalanmış soğuk dumana dönüşmüştü.
“Kimse durduramaz mı onu?”
“Zeus durdurabilirdi ya da baban. İsteselerdi tabii. Ama niye istesinler? Canavarlar tanrılar için nimettir. Edilen bütün o duaları düşünsene.”
Sandalyemde donup kalmıştım. Skylla’yı her zaman derinlerde yüzer, mürekkepbalıklarının soğuk etlerini emerken hayal etmiştim. Ama hayır. Skylla her zaman gün ışığı istemişti. Her zaman başkalarını ağlatmak istemişti. Şimdi de dişlerle dolu ve ölümsüzlükle silahlanmış, kurt gibi aç bir canavardı.
Söylesene,” dedi, “sence sefil haldeki biri mi, yoksa mutlu biri mi daha iyi adaklar adar?”
“Mutlu biri elbette.”
“Yanlış,” dedi. “Mutlu biri kendi hayatıyla meşguldür. Kimseye minnet borcu olmadığını düşünür. Ama onu soğuktan titret, karısını öldür, çocuğunu sakat bırak, o zaman dualarını duyarsın. Sana kar beyazı bir süt danası alabilmek için ailesini bir ay aç bırakır. Parası yeterse yüz tane alır.”
“İyi ama,” dedim, “eninde sonunda onu ödüllendirmen gerekmez mi? Yoksa adak sunmayı bırakır.”
“Ah, ne kadar uzun süre devam edeceğini bilsen şaşırırsın. Ama evet, sonunda en iyisi ona bir şey vermektir. O zaman yeniden mutlu olur. Sen de baştan başlayabilirsin.”
“Demek Olymposlular günlerini böyle geçiriyor. İnsanları sefil etmenin yollarına kafa yorarak.”
“Dürüstlük taslamanın gereği yok,” dedi. “Baban bu işte herkesten iyi. Bir inek daha alacaksa koca bir köyü yakıp yıkar.”
Babamın dolup taşan sunaklarıyla içimden kaç kere böbürlenmiştim? Hermes yanaklarımdaki kızarıklığı görmesin diye kadehimi kaldırıp içtim.