Günümüzde sorumluluk, bir görev ya da kişiye dışardan yüklenmiş bir şey olarak anlaşılır. Oysa gerçek anlamıyla sorumluluk, bütünüyle gönülden gelen bir davranıştır; açık olsun, üstü kapalı olsun, başka birisinin gereksinmelerine verdiğimiz yanıttır. "Sorumlu" olmak demek, "yanıt vermeye" hazır olabilmek demektir.
Verme eylemlerinin en önemlisi, maddesel alanda değil, insana özgü bir evrende yer alır. Kişi, başka birisine ne verir? Kendisinden verir; kendisinde bulunan en değerli şeyden, yaşamından verir. Bu, o kimsenin yaşamını öbür insan uğruna harcaması demek değildir - kendi içinde sevinçlerinden, ilgilerinden, anlayışından, bilgisinden, nüktesinden, üzüntülerinden - içinde yaşayan şeylerin dışa dökülen her türlü belirtisinden bir şeyler verir karşısındakine. Böylece yaşamından bir şeyler vermekle onu zenginleştirir; kendi içindeki canlılık duygusunu hızlandırarak karşısındakinin canlılığını artırır. Almak için vermez; vermek başlı başına eşi bulunmaz bir sevinçtir onun için. Ama vermekle karşısındakinde de bir şeyler uyandırmaktan kendini alamaz; gerçekten verdiği zaman, bunun karşılığında kendisine verileni almamazlık edemez. Vermek, karşıdaki insanı da verici yapmak demektir; böylece her ikisi de ortaklaşa bir şey yaratmanın sevincini paylaşırlar.
Özenme, kıskançlık, hırs, türü ne olursa açlık: Bütün bunlar tutkulardır; oysa sevgi zorunluluk altında değil, yalnızca özgürlük içinde gerçekleşebilecek bir eylemdir; insanca güçlerin ortaya dökülmesidir.
Sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir; bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değildir. Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir: Sevgi vermektir, almak değildir.