Metrodorus, kederin bir çeşit zevkle karışık olduğunu söylermiş, bilmem o da aynı şeyi mi söylemek istiyordu; fakat bana öyle geliyor ki insan kendini hüzne bile bile, isteye isteye, seve seve bırakır. Üzgün zamanımızda bile gülümseyen, hoşumuza giden, ince ve tatlı bir şeyler duyar gibi oluruz. Acaba bazı ruhlar için hüzün bir zevk, bir gıda değil midir?
Zevkin kaynaklarında öyle bir acılık var ki,
Çiçekler arasında bile olsa boğazımızı yakar.
Son haddine varan bir hazda inlemeye, sızlanmaya benzer bir hal vardır. İnsan can çekişir gibi olur. O kadar ki bu haz son kertesine geldiği zaman onu en acı kelimelerle anlatırız: Bitmek, yanmak, bayılmak, ölmek, "morbidezza" gibi. Tatlı ile acı arasında, bir öz birliği olduğuna bundan daha iyi kanıt olamaz.
"Kendini tanı!" Bu söz tüm ruhbilimin kaynağıdır. Ama bu istek sıradan bilgiyle, yalnızca düşünceyle kazanılan bilgiyle doyurulamaz; çünkü istenen tümüyle insanı, onun özündeki gizi bilebilmektedir. Kendimiz hakkında bin kat çok şey bilsek, sonuca erişemeyiz gene de. O zaman bile kendi kendimiz için bir bilmece olarak kalırız; tıpkı öteki insanların bize göre birer bilmece olmaları gibi. Tüm bilgiye giden tek yol sevme eylemidir; bu eylem düşünceyi de, sözcükleri de aşar. Bir olma yaşantısının içine gözüpek bir dalıştır.
Saygı ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır; eski bir Fransız şarkısında da söylendiği gibi "l'amour est l'enfant de la liberté" (sevgi özgürlüğün çocuğudur); hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.