"İnsan varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur."
İnsan Olmak, bizi bu sözlerle karşılıyor.
İnsan; Engin Geçtan'ın da tabiriyle hem yapan hem bozan hem seven hem kıran...
İnsan doğasının temelini psikiyatri çerçevesi içinde ve gerçekçi iyimserlik ile ele almış olsa da - özellikle varoluş psikolojisinin önemli ölçüde etkisinde kaldığı görülüyor ki bunu kitapta da dile getirir - Geçtan, bu sınırların da insanı anlamak için yetersiz kaldığını düşünüyor.
Sahi, tüm bu bilimlerin varoluşu; tarih, edebiyat, felsefe, teoloji, antropoloji...
Hepsi insan için değil de ne?
Öyle ki insan, bu bilimlerin ortaya koyduğu bilgilerle bilinebilir/ kavranabilir bir niteliğe sahiptir.
Ancak kaçınılmaz olan, insan yine de her zaman çözülmeyi bekleyen bir sır olarak kalmaya mecburdur. Erich Fromm Sevme Sanatı'nda buna dair şöyle der:
"Biyolojik yönleriyle yaşam bir mucize, bir giz olmaya devam ederken, insan da onu insan yapan yönleriyle büyük bir giz olarak kalır. Kendimiz hakkında bin kat çok şey bilsek, sonuca erişemeyiz gene de. O zaman bile kendi kendimiz için bir bilmece olarak kalırız; tıpkı öteki insanların bize göre birer bilmece olmaları gibi. "
Sahiden, bizler farkında olmadan bu gizin ardından sürükleniyoruz sanki...
Sizlerle Geçtan'ın kitapta yer alan aforizma niteliğindeki iki alıntısını paylaşmak isterim.
İlki “Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!” Bu satırlar bana Ataol Behramoğlu'nun çok sevdiğim ve kıymetli bulduğum Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var adlı şiirinde geçen şu dizeleri anımsattı:
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı