Daha on iki yaşındayken, bir çocuğun basit mantığıyla, annem Şefika’ya dedim ki: “Eğer Tanrı varsa, iyi bir Tanrı olması gerekir. Oysa bunca felaket var, savaşlar var, depremler var, trafik kazaları var. Hiçbir günah işlememiş insanlar, masum küçük çocuklar ölüyor. Böyle haksızlıklara izin veren, kötülüğe göz yuman bir Tanrıya ben neden inanayım?” Bunları söylemem, son derece inançlı bir Müslüman olan annem Şefika’nın yüreğine indi. Böylesine yalın bir mantıkla karşı karşıya gelince, zekasının parlaklığı ile ünlü, hiçbir lafın altında kalmayan, çok etkileyici bir biçimde konuştuğu için herkesin susup dinlediği Şefika’nın dili tutuldu sanki. Daha sonraları da bu konuyu benimle tartışmadı hiçbir zaman.
Dertlerime, beni şaşırtan yoğun bir sevinç de karışıyordu elbette. Ne var ki, dertler, sevinçlerden ağır basıyordu her zaman. Çünkü kişisel sorunlarım bir yana, dünyanın felaketlerinden, toplumsal düzenin haksızlıklarından, insanların acımasızlığından sorumluymuşum; bunlara bir çare bulmam gerekiyormuş gibi bir duyguya kapılmıştım. Bu yükümlülüğü her zaman duymakla birlikte, gençliğimde kendimi yalnız sanırdım. Oysa yükümü benimle paylaşan başka insanlar da olduğunu biliyorum artık.
…Tanrım, gözlerimizin görmemesi ne büyük bir eksiklik, görmek, görmek, belli belirsiz birer gölge halinde bile olsa görebilmek, bir aynanın önünde durmak ve koyu, zor görülen bir lekeye bakıp, Bu benim yüzüm diyebilmek, öteki ışıklı şeyler bana ait değil.
Sonra, yerini bildiği aynanın karşısına gitti, ama bu kez, Ne olacak bu, diye kendi kendine sormadı, İnsan beyninin kilitlenmesi için binlerce neden olabilir, demedi, sadece ellerini uzatıp aynaya değdirdi, kendi görüntüsünün orda olduğunu biliyordu ve kendisine baktığını biliyordu, görüntü onu görüyordu, ama o, görüntüyü göremiyordu.
…herhangi bir önsezi nedeniyle değil, yalnızca karşısına biletçi çıktığı için piyango bileti almaya karar veren, ne yapacağı kestirilemeyen kaderin sunacağı şeye razı olmuş biri gibiydi…