Diyelim ki, hapisdeyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
yani duvarın arkasındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
Biz bir inatçı bahçıvanız,
siz, bizim, yedi yılda bir açan gülümüzsünüz.
Erişilmez oluşunuz yıldırmıyor bizi,
belki bilhassa bundan dolayı makbulümüzsünüz.
Hakkımda, gazetelerde çıkan bir iki yazıyı, sanki okumamış gibi, umursamazlıkla karşıladım. Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç müfteri - bermutat - yalan kusmuşlar, umrumda değil. Yirmi sene sonra, elli sene sonra, bir çoğunun adını bile unutacak Türk Milleti, halbuki bu millet varoldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış bir insan olarak yaşayacağım.
Her şeye rağmen yaşamayı yakınlarımız ve birbirimiz için bahtiyar kılmaya mecburuz. Nasıl en büyük acılarımız bile eninde sonunda bizi su içmekten, yemek yemekten alıkoyamıyorsa ve hayat derhal sesini yükseltip hakkını istiyorsa, yüreklerimizi çocuklarımız için mümkün mertebe yıpratmadan muhafaza etmeye, onların yükselen sesine cevap vermeye mecburuz.