1923’te Mustafa Kemal Atatürk söyle der:
‘Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş, zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa görürünce vicdan azabı duymamalıyım. Ama ‘öldüreceğiz’ diyene ‘ölmeyeceğiz’ deyip savaşa girebiliriz. Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.’
“Kaybetmek yalnızca elinde olanın elinden alınması mıdır? Hayır. Kaybetmek, sözünle hayat bulan fikrinin dahi dilinden alınmasıdır. İstediğin topraklarda yürüyememek mağlubiyet midir? Hayır. Yürüsen dahi istediğin fikri belirtememektir. Sahiplenmeye çalıştıkları toprakları “durun onlar sahipleniyor, biz gitmeyelim” dedik mi? Hayır. Tunceli’ye, Hakkari’ye, Diyarbakır’a, Mardin’e gitmedik mi? Gittik. Sahiplenmeye çalıştıkları yıldızı “dur bu yıldızı onlar sahiplendi” deyip bayrağımızdan çıkardık mı? Hayır. Peki neden bu kadar kolay teslim ettik yeşili, kırmızıyı, sarıyı? Toprak bizim: Türkiye Cumhuriyeti toprakları. Ama sen o topraklarda benim ördüğüm kazağı giyemeyeceğini söylüyorsun. Şimdi biz mi kazandık?”
“Figüranın repliğini söylemesi zordur” derdi Özlem, “saatlerce konuşmadan durur sahnede, ustalarının tiratlarını dinlerken kendi sesini bile unutmuştur. Kısacık bir cümle söyleyecektir. Başrolün hayranlık yaratacak oyununa devam etmesini sağlayacak küçük bir cümle. O cümleyi yanlış söyler, doğru düzgün tonlama yapamaz, yılların aktörünü kızdıracak bir zamanlamayla açarsa ağzını ikinci bir şansı yoktur. Başroldeki uzun konuşmalarından birinde şaşırsa bile dert etmez, bir sonraki repliğinde toparlar durumu. Ama figüranın tek şansı vardır, beş-altı saniye sürecek bir replik. O yüzden bil ki ben her oyunun sonunda sadece figüranları alkışlarım. Asıl zoru onlar başarmıştır çünkü.”