O gece hava her zamankinden daha karanlıktı, üzerinde güneş parlayan ülkeme geceyi örtmüşlerdi sessizce. Öyle ansızın, öyle vakitsiz gelmişti ki gölgeler üzerime, savaşın hangi yönden estiğini bile fark edememiştim. Dört bir yandan vurmuştu fırtına, ben görme yetisini yitirmiş bir çocuk gibi yönümü kaybetmiştim. Savaşın başladığını, defalarca kez yara alıp defalarca kez kaybetmeden anlamamıştım. Şimdiyse her defasında düşerek öğrendiğim tek gerçeği sıkı sıkı tutmuştum avuçlarımın içinde. Birileri masumiyeti, parmaklarının arasında sıktığı bir kar birikintisi gibi suyunu çıkarırken ben, ziyan edenlerin karşısına çıkmak için giyindim zırhımı. Savaşın ne zaman başladığını bilmiyordum, neden başladığını bilmiyordum, ne zaman bu savaşa girdiğimi bile bilmiyordum ama hâlâ bu savaşın sürdüğünü biliyordum.
Elimi, ayağımı koparıp attıklarını, kalbimi; göğüs kafesimden söküp çıkardıklarını biliyordum ama ruhumun direnişi, karşı konulmaz artçılarını sürdürmeye devam ediyordu. Savaş çoktan başlamıştı ama hâlâ kazanmak için zamanım vardı.
Bu defa cehenneme girdiğimi düşünürken, elimi buz gibi soğuk bir el kavramıştı.
"Güvenmesen de inan bana," dedi karamel rengi gözlerini tereddütle önce gözlerime sonra birbirine kenetlenen parmaklarımıza odaklayarak. "Buna ihtiyacın olacak." Sertçe yutkundum ve başımla bir kez onayladım. Elimde değildi, parmaklarına kenetleyememiştim ruhumu. O, daima beni benzettiği o zehirli sarmaşık gibi çevrelemişken parmaklarımı, ben sadece onun tutmasına izin veriyor ama yanı başımda duran duvara yaslanmıyordum henüz.