Rüzgâr, var gücüyle üzerime doğru eserken saçlarım, bütün pisliğimi suratıma çarpmak ister gibi gözlerimin önüne akarken ben, nereye olduğunu umursamadan koştum. Bu defa korkunç sondan kurtarmak istedim kendimi, bu defa durmayacaktım, bu defa onun cansız bedenini bulmayacaktım, gerekirse nefessiz kalana kadar, aklımı yitirene kadar koşacaktım ama bir daha sona ulaşmayacaktım.
Ve tam o anda öğrenmiştim. Ayağımdaki çizmelerin iplerine basıp yüzüstü toprak yola savrulurken, bir kez daha, gecenin ortasında yuvarlanırken kendimden çok uzaklara, mutlu son diye bir şey olmadığını kabullenmiştim; eğer bir yerde son varsa, orada iyi olan bir şey yoktu.
Tarih kitaplarının sararmış sayfalarından sökülen sözcükler, zihnimin ucube köşelerinde can buldu. Savaşmanın, aslında çoktan kaybetmek olduğunu öğrenmiştim. En çok bir savaşı kazandığın zaman kaybediyordun çünkü insan, son raddeye gelene kadar elini kana bulamıyordu. İnsan, yeterince kayıp vermeden bir savaş başlatmıyordu. Çünkü asıl, kaybedecek bir şey kalmadığında savaş başlıyordu. Aslında kazanacak bir şey kalmıyordu, artık kaybedecek bir şeyin olmadığı için canını da ortaya koyup başlatıyordun o muharebeyi.
Ellerimin arasındaki toprak, akan kan, şu an hissettiğim acı kada keskin ve gerçekti. Bu, benim ruhumun kendi içinde bastıramadığı çığlığın dışavurumuydu. Çığlık kan kokuyordu, ruhum kan kusuyordu.
Bu, ruhumun kendi kafasına sıktığı kurşunun önüne geçilemez ihanetinin ayak sesleriydi. Bak, diyordu bir aynanın karşısında kıvrılmış küçük bir kız. Bütün dünyayı o aynaya sığdırıp bütün dünyayı karşısına almıştı. İşte şimdi kendi sonunu da getirdin. Hâlâ pes etmek yok mu?
İçimde kükreyen o ses, çıplak dizlerinin sızlamasını yok sayarak bir kez daha direndi; önce dizlerinden sonra da kanayan avuç içlerini bastırdığı topraktan