Su

Su
@_Nymph_
Bırak gitsin. Bırak git. Yeniden doğuyorum. Küllerimden değil; maviliğimden yeniden doğuyorum.
Bilgisayar
Üniversite
1 Şubat 2005
63 okur puanı
Nisan 2021 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
"In la kesh," dedi sızlanırcasına. İfademi korumaya çalıştım. Buz gibi bir ürperti omurgamdan aşağıya vurmuştu bir kez daha, arafa düşmeme neden olacak şekilde. Bütün öz güvenim bir kumsalın ıslak kumlarının arasına karışmıştı. Bir dalga almıştı ona karşı duruşumu ve okyanusun derinliklerine kadar sürüklemişti beraberinde. In la kesh... Maya dilinde bir çeşit selamlama sözüydü. Ancak kullananlar için büyük manaları olan sihirli sözlerden biriydi. "Birbirimizin başka yüzleriyiz," diye donuk bir şekilde fısıldadım ben de, ne anlama geldiğinin ve ikimizin de ihtiyacı olduğunun bilincinde. Söyleyenleri için bir sevgi sözcüğüydü belki, duyanları için romantikti. Bizim içinse gerçekti. Ne o vazgeçecekti ne ben. Ne o teslim olacaktı ne ben. Ne o pişman olacaktı ne ben onu affedecektim.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
"Senin sorunun da bu." Geri çekilerek kollarını göğsünde birleştirdi. "Kaçıyorsun veya görmüyorsun. Biraz uzaklaşınca herkese kan kusturuyorsun." Kollarını çözüp bakışlarını yoğunlaştırarak yanıma yaklaştı. "Ama yaklaşınca kör oluyorsun sanki." Neredeyse burnumun dibine kadar yaklaşmış, yine anlamlı sözlerin ardına gizlediği vaatlerle bakıyordu. "Sana uzakken kötü olan herkesi, yaklaşınca affediyorsun, Maya." Beni küçük düşürmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor oluşu, buradan kaçıp gitme isteği yaratsa da onunla savaşabileceğimi biliyordum. Sadece, savaşmak istemiyordum. Elimdeki silahın namlusunu çekip gözlerimi ondan ayırmadan, en yakınımdaki hedefe doğru birkaç el ateş ettim. Silahtan çıkan kurşunlar ilkini değil ama ikinci ve üçüncü hedefi şaşırmadan, on ikiden vurdu. Bugünlük yapmam gereken de yalnızca buydu. Silahı parmaklarımın arasında çevirip namlusu bana bakacak şekilde ona uzattım. "Hiç dikkat ettin mi, Fetih?" diye sordum yalandan, bir ayrıntının altını çizerken. "Ben hiç kimseyi ikinci kez affetmedim."
Koridor boyunca uzanan hafif ışık, yalnızlığımı daha çok yüzüme vurdu. Beyazın yalancı gösterişinden iğreniyordum. Görmeye değer bir şey varmış gibi her şeyi yüzüme vurmasından iğreniyordum. Yalancı bir aydınlıktansa, her defasında karanlığın dürüst sessizliğine sığınmayı tercih ediyordum. Beyaz, benim ruhumun rengi değildi. Aydınlığın size yaptığı şey buydu işte. Benim gibilere daima yaptığı şey buydu; ne kadar boktan bir hayatınız olduğunu can yakarak yüzünüze vurmak, her defasında biraz daha bozguna uğratmak sizi. Beyazın masum olduğunu iddia eden tüm o sahtekârlara içimden kin duyarken kendimi, karanlık odalara kapatmayı ve siyahın tanıdık büyüsünde biraz dinlenmeyi diledim. Gün doğumunun bana verdikleri canımı sıkıyordu. Bu gecenin hikâyesiydi; kusurlu bir kalbe sahip kızın hikâyesi, huzursuz bir ruhun hikâyesi, ziyan olmuş masumiyetin, gölgeler arasında bir mahkûmiyetin, kaybolmuş düşüncelerin, dolunayın ardına saklanmış çığlıkların, ormanda kaybolan ayak izlerinin, anlamını yitirmiş saflığın timsaliydi ama gecenin hikâyesiydi.
"Sana hiçbir zaman güvenmemeliydim," diye fısıldadım yüzüne bakmadan. Zaman kendini, sonsuz bir mücadelenin kısır döngüsüne hapsetmişti. Zamanın haritasını kaybettiğim yolda durmaksızın ilerlerken oranın, kurumuş dallarla çevrili bir orman olduğunu anlamam uzun sürmedi. "Senin bir ruhun yok. Senin bir kalbin bile yok. Senin bir karakterin yok. Biliyor musun, sana bu söylediklerin yüzünden kılıf uydurmayacağım bu defa." Gözlerimi gözlerine sabitledim. "Sen beni bu kadar iyi tanıdığın için yaktın canımı. Nasıl yakacağını bildiğin için." Kendimi toparlamaya çalışarak doğrulduğum yerde, ruhumun enkazını bırakmıştım. "Sana cennetten kovulduğunu söylerken ciddiydim. Bunu son kez sorduğumu söylediğim kadar ciddiydim." Dişlerim, bana o sözleri söyletmemek uğruna bedenimle savaşırken, kendime attığım kazığı, "Sen ve ben diye bir şey kalmadı," diye en derine batırdım. "Başka bir şans yok, başka bir dünya yok. Fetih Yargıcı'yı mı oynamak istiyorsun? Öyleyse Amelya Efnan'la oynayacaksın." Çenemi ona doğru kaldırdım. "Senin aksine, oynamak onun tarzı değildir. Böyle ucuz oyunlar onun tarzı değildir." Bakışlarındaki gerginlik gözle görülebilecek kadar parlaktı. Gülümsedim. "Endişelenme," dedim kısık bir sesle. "Başka bir intikam planı yok. Ben seni affediyorum, Yargıcı. Bak, senin de sonun bu olacak."
"Siz beni bir Avcı olarak tanıdınız, hayata meydan okuyan kız olarak tanıdınız, Yıkıcı olarak tanıdınız. O'ysa beni annesini kaybetmiş, babası tarafından yalnız bırakılmış bir sığıntı olarak tanıyor; kendi büyükannesinin evinde bir sığıntı. Her şey iyiymiş gibi davranan ama yorganın altında ağlamadan bir dakika geçirmeyen o kızı tanıyor. Günlerce başında beklediği, açlıktan ölmemesi için yalvardığı kızı görüyor her baktığında. Bir kelime etsin diye kendi gününün çoğundan vazgeçtiği kızı görüyor." Can yakıcı bir öfkeyle Emsal Efnan'a döndüm. "Sırf ipin ucunu babası tutuyor sandığı için her uçurtmanın peşinde koşan dizleri yaralı küçük bir kızı görüyor." Gözlerimi birbirine bastırıp kelimelerin ağırlığı altında ezildim. "Benim hayatım, akademiye geldiğim günden ibaret değil. "Benim hayatım, akademiye geldiğim günden ibaret değil. Benim hayatım, ondan öncesinden ibaret." Ellerimi, saç diplerimden geçirirken saçlarımın arasında kaybolan bandana, hızla yere düştü ve çimlerin arasında kayboldu. Herkesin böyle anlarda susmasına gerçekten bayılıyordum. Kendi içimde yaşadığım bu gelgitler beni yeterince yormuyormuş gibi bir de sürekli dengesizleşen bu erkek sürüsüyle uğraşmak beni kelimenin tam anlamıyla tüketiyordu.