Kaçmak özgürlük müydü? Bilmiyordum ama cesaret gerektirdiğine emindim. İnsan kaçıp gittiği zaman bir sürü şeyi geride bırakıyordu ama bir şeyleri veya birilerini geride bırakmanın ağırlığı daimî oluyordu. İçinde sonsuz bir tutsaklık yaşayarak ne kadar özgür kalabilirdin ki? Bedenlerimizin de bir tabuttan farkı olmadığını anımsatıyordu bu bana. Kendinden kaçamadıktan sonra katettiğin mesafelerin ne önemi vardı?
Ben bir savaşın içine girmemiştim veya herkesin sandığının aksine atılmamıştım, ben savaşın içine doğmuştum. Şimdi kazanmam gereken onlarca şeyin yanında bir de kendimi kaybetmemem gerekiyordu. Bir de kendim için savaşmalıydım.
Gözlerimi kapattım, çığlıkları dinledim, içimde tüten ateşe fısıldadım.
Gölgelerin arasında beni çağıran o sese ilerledim.
Zihnime teslim oldum.
Gözlerimi açtım.
Aynadaki yansımayla karşı karşıya geldim. İrkilmem gereken her şeye, çalılıkların arasına attığım o canavara seslendim.
Korkuyordum, gözlerim bir çağlayan gibi aynadaki gülümseyen aksime bakıyordu.
"Merhaba Maya," dedi gölgelerin ardındaki ses; aynadaki yansıma.
Güç arzusuyla kaynayan gözlerim, babamın bir gece önce boynuma taktığı kolyeye takıldı, karanlıkta harfler seçilmiyordu ama parmaklarım aylema yazısının üzerinde dolaştı. Söyledikleri zihnimde dolaştı.
"Ruhun direnişi. Büyük bir acı karşısında gösterdiğin direnç, ağlamanın ötesindeki duygu; ruh sızlaması.
Acıyı ruhuna katıp geldiği yere saldırmak demek, bu bir yangına ateş açmak demek. Çoktan kaybetmişsindir ama bu savaşmayacağın anlamına gelmez çünkü savaşırsak hâlâ bir şansımız var demektir. Çünkü yakacak hiçbir şeyi olmasa o ateşin yanmayacağını, o ateşin söneceğini bilmek demektir.
Dar ağacına asıldığında kendi ayağınla iskemleyi itmek kadar, o ipi koparıp ölümden kurtulmak gibidir. Aylema, kendine yaptığın bir devrimdir."
Aynadaki yansımayla göz göze geldim.
"Merhaba Amelya," dedim.
"Aptal," dedim hırsla. "Yok olacağımı sandın. Mahvolacağımı sandın. Cidden ama, yataklara düşeceğimi mi sandın?" Yapay bir tatlılıkla fısıldadım. "Kendini Doruk Ilgaz mı sandın? Beni tanıdığını mı sandın Yargıcı?" Alay eden sesim, başımın yanından geçirdiği iki kolunun arasından dudaklarına çarpıp yeniden yüzüme esti.
Önce bakışları karardı. En güzel kısmı buydu. Birbirimizi neyin yaralayacağını biliyorduk. Birkaç saniyenin ardından kulağımın yanına kadar eğildi. Zafer dolu bir gülümseme dudaklarıma yerleşmişti bile.
"Şu anda gülüyorsun," diye fısıldadı tenimi gıdıklarken. Nefesinin etkisiyle hafifçe dilimi ısırdım. "Gülüyorsun ve dilini ısırıyorsun Efnan. Dilinin ucu dudaklarının arasından taşıyor."
Sözleri yeniden yüzümün asılmasına neden oldu, istemsizce dudağımı dişledim.
"Alt dudağını ısırarak bırakıyorsun. Ve bir kez de ıslatmak için dudağını kendine çekiyorsun. Gözlerin, karanlık bir kuyu gibi."
"Bugün soru cevaplama gününde misin?" diye fısıldadım. Gözlerimi ağır hareketlerle aralarken ıslanmamak için savaşan kirpiklerimi kırptım. "Öyleyse tek bir sorunun cevabını ver," dedim bir nefes uzağımdaki dudaklarına doğru bakarak. "Neden?"
"Cehenneme girmek istedin," dedi. "Ben de seni ateşe attım."
O ve karanlığa yaptığı devrime rağmen bir türlü aydınlığın huzuruna erişemeyen kayıp ruhu; o ve çoktan zincirlendiği cehennemin yedi kat dibinden gelen ilahi sözlerinin yankısı vardı.
Bir kez daha; Fetih Yargıcı'nın kelimeleri ölüm kokuyordu.
Fetih Yargıcı bedel odetiyordu. Ders veriyordu. Intikam alıyordu. Ve bu uğurda hiçbir şeyden sakınmıyordu. Benim kalbim kusurluydu ama onun huzursuz ruhu, varlığından şüphe duyduğum kalbini gölgeler arasına mahkûm ediyordu.
"Ateşe attın, öyle mi?" diye sordum kaşlarımı alayla çatarak. Gözleri, kendisi gibi benim gözlerimi yakıp