Hayatta bazı anlar vardı, hayatınızın geri kalanının hangi yöne ilerleyeceğini belirleyen. Bazı anlar o kadar belirsizdir ki, o an için düşünmeden öylesine verdiğiniz karar, bir şimşek bulutu gibi dünyanızın ortasına çöküp günlük güneşlik yaşamınızı kasvetli bulutlarla çevirirdi. Başına bin bir türlü felaket gelen, ruhu kaybolmuş zavallı insanlardı benim bahsettiğim. Nereye ait olduğunu, kime güveneceğini, neye inanacağını bilmeyen, etrafı kalabalıklarla çevrili yalnızlardı. Yolunu kaybedenler, ruhunu kaybedenler, kim olduğunu bilmeyenler...
İşte tam o noktada, yollar hep ikiye ayrılıyor sanıyordu tüm bu insanlar. Ancak yol daima üçe ayrılıyordu.
Bir yol, yalnızca güçlü insanların başarabileceği şekilde dünyayı umursamamaya çıkıyorken diğeri, artık dayanamayan insanların sürükleneceği bir seçenek olarak intiharın eşiğine uzanıyordu. Başka insanlar benim yaşadıklarımın tadına baksa kendini kaybederek hiçliğe sürüklenebilirdi. Ancak ben, normal bir insan değildim. Tam da bu yüzden yerimden doğrularak ayağa kalktım.
Doğru yerden bakmadığınız sürece güneş dağların ardında kalıyordu. Bazen de attığınız tek bir adım, sizi, kurumuş boğazınızın şenleneceği o ırmaklara çıkarıyordu. Hayatta büyük zaferler kazanmış, çok mutlu insanlar hakkında bir fikrim yoktu. Ancak şunu biliyordum, bir şekilde bir şeyler başaran tüm o insanlar için güneş doğudan doğuyordu. Ve tüm o insanlar, her şeye, attıkları o ilk adımla başlıyordu.
Yolların ikiye ayrıldığı yerlerde, seçiminizi yapmadan önce olduğunuz yerde doğrulun ve o ilk adımınızı atın. Gri bulutların dağılıp güneşin gökyüzüne bulaştığını ancak o zaman görürsünüz. Şafak vakti, günün en karanlık saati güneş doğmadan bir adım önceki saatlerdir. İşte ben, tam şu anda, kendi şafak vaktimin içine süzülürken ilk adımımı, üçüncü yola doğru