Su

Su
@_Nymph_
Bırak gitsin. Bırak git. Yeniden doğuyorum. Küllerimden değil; maviliğimden yeniden doğuyorum.
Kafamda milyon tane düşünce birbirinin ardına takılmıştı. Ucunu yakalayabildiklerimden ilki buradan nasıl çıkacağımı sorguluyordu ve itiraf etmeliyim ki güzel soruydu. Bunun bir yenilgi olduğunu kabul ediyordum. Ancak bu, benim yenilgim değildi. Bu tepeden tırnağa Fetih Yargıcı'nın yenilgisiydi. Uğruna dünyayı ayağa kaldıracağım Yargıcı, bu gece, burada, yarattığı silahın namlusunu önce Kumral'a sonra kendi kafasına sıkmış, muhtemelen şu an can çekişiyordu. O çok zeki olabilirdi ama ben de aptal değildim. Kör bir intikamın ardına gizlenmiş zavallı hisleri içten içe onu tüketirken, benim vazgeçilmezliğim karşısında bitap düşüp kapımda sürüneceği günü şimdiden kolluyordum. Zihnimin içinde, beni çağıran ağıda kulak verdim. Oraya gitmeyeli belki de aylar olmuştu. Kahrolası akademiye gittiğimden beri annemi ziyaret etmiyordum. Çıkmazlara girdiğim sokakların bir gün, beni, ona götüreceğini umuyordum ancak beklediğim böyle bir kavuşma değildi.
Reklam
Hayatta bazı anlar vardı, hayatınızın geri kalanının hangi yöne ilerleyeceğini belirleyen. Bazı anlar o kadar belirsizdir ki, o an için düşünmeden öylesine verdiğiniz karar, bir şimşek bulutu gibi dünyanızın ortasına çöküp günlük güneşlik yaşamınızı kasvetli bulutlarla çevirirdi. Başına bin bir türlü felaket gelen, ruhu kaybolmuş zavallı insanlardı benim bahsettiğim. Nereye ait olduğunu, kime güveneceğini, neye inanacağını bilmeyen, etrafı kalabalıklarla çevrili yalnızlardı. Yolunu kaybedenler, ruhunu kaybedenler, kim olduğunu bilmeyenler... İşte tam o noktada, yollar hep ikiye ayrılıyor sanıyordu tüm bu insanlar. Ancak yol daima üçe ayrılıyordu. Bir yol, yalnızca güçlü insanların başarabileceği şekilde dünyayı umursamamaya çıkıyorken diğeri, artık dayanamayan insanların sürükleneceği bir seçenek olarak intiharın eşiğine uzanıyordu. Başka insanlar benim yaşadıklarımın tadına baksa kendini kaybederek hiçliğe sürüklenebilirdi. Ancak ben, normal bir insan değildim. Tam da bu yüzden yerimden doğrularak ayağa kalktım. Doğru yerden bakmadığınız sürece güneş dağların ardında kalıyordu. Bazen de attığınız tek bir adım, sizi, kurumuş boğazınızın şenleneceği o ırmaklara çıkarıyordu. Hayatta büyük zaferler kazanmış, çok mutlu insanlar hakkında bir fikrim yoktu. Ancak şunu biliyordum, bir şekilde bir şeyler başaran tüm o insanlar için güneş doğudan doğuyordu. Ve tüm o insanlar, her şeye, attıkları o ilk adımla başlıyordu. Yolların ikiye ayrıldığı yerlerde, seçiminizi yapmadan önce olduğunuz yerde doğrulun ve o ilk adımınızı atın. Gri bulutların dağılıp güneşin gökyüzüne bulaştığını ancak o zaman görürsünüz. Şafak vakti, günün en karanlık saati güneş doğmadan bir adım önceki saatlerdir. İşte ben, tam şu anda, kendi şafak vaktimin içine süzülürken ilk adımımı, üçüncü yola doğru
Kutsal kitaplarda dünyanın sonunu, kıyametin üstleneceği ve bir ateş tufanının getireceği yazıyordu. Gözyaşlarıyla yıkanmış ruhum, bir kez daha ihaneti en harlı yanından tattığından biliyordum ben. Cehenneme atılmış, alevlerin içinde defalarca kez yanmış, yok olmuş o kadın bendim. Cehenneme sığınıp, cehennem alevlerinde büyüyen o küçük kız bendim. O soğuktu, ölüme meydan okuyacak, gölgesine sığınan birine kapılacak kadar soğuk, baktığı insanın ruhunu donduracak kadar soğuktu. Ben, dünyayı ateşe verecek kızdım; o, dudaklarıyla üfleyerek ateşi söndürebilen adam. Bu hikâyenin masumu yoktu. Bu gece hava her zamankinden daha karanlıktı; ya da ben, bir kez daha öyle sanıyordum. Kocaman bir boşluk daha. Bir ölüm sessizliği. Başka bir çığlık daha.
"Senin kayıp ruhunun sığınağı ben değilim." Acımasızlığı karşısında dudaklarım gerildi. "Haklısın güzelim, sen artık o kız değilsin. Sen artık, zayıf bir ışığın altında, defterine bir şeyler karalayan o kız değilsin." Sözlerinin nereye varacağını beklemeye koyuldum; başka bir şansım varmış gibi. "Korkusunda dahi masumluğum tılsımlarını barındıran kız değilsin sen." Midemdeki buz gibi düğümleri görmezden gelmek için çabaladım. "Sana durmayacağımı söylemiştim. Zamanı gelince senin de bir bedel ödeyeceğini söylemiştim ama sen fütursuzca herkesi affetmeye devam ettin. Asla görmüyorsun, değil mi? İki gün yok olduğumda yeniden Doruk Ilgaz'ın eksenine kayan, iki dakika başımı çevirsem Ayaz Tolunay'la giden kızsın sen." Gözlerindeki nefret, benim gözlerimle görülebilir hale geldiğinde; kafamın içinde dört bir yana saçılmış düşünceler, kıyısından atlamak için yeterince yüksek bir yer bulamamıştı.
"Bunu neden yapıyorsun?" Olduğum yerde doğrulmaya çalışınca sendeledim. Gözlerinden küçümser bir bakış geçtiğinde irkildim. Yeniden doğrulmak için yaptığım hamle boşa gitti. "Çünkü güzelim bu bir peri masalı değil," dedi buz gibi bir karanlıkla. "Bu gecenin hikâyesi." Gözleri kifayetsizdi. "Bu hikâyenin kötü adamı benim ama sen de iyi bir kız sayılmazsın." Sözlerinin keskinliği bıçak gibi ruhumda derin yaralar açarken inanmak istemedim. Bütün benliğimi karşıma alıp gururumu, yanıp tüten meydan okuma isteğimi yok sayıp "Yapma," dedim. "Lütfen yapma." Sesim kendini çoktan koyuvermişti. Göz yaşlarım kendini koyuvermişti.
Reklam