"Sanırım ilk defa Adem'e hak veriyorum. Bazı yasaklar cennetten kovulmayı göze alacak kadar cezbedici olabiliyor." Alayla gülümsedim ve ağzımdan çıkan kelimelere inanamadım.
Tatlı tatlı kıkırdadı. Gözlerini yalancı bir ifadeyle büyütüp "Beni şaşırtıyorsun!" diye azarladı.
Yapmak istediklerim ve yapmam gerekenler arasındaki uçuruma sıkışmış durumdaydım. Bir kez daha arafa tutsak edilmiştim ve cennetin sahteliğine dudak bükerken cehennemin cazibesine kapılıp gitmekten korkuyordum. Canımın yanması umurumda değildi de sonunda yananın canım değil, ben olmasından korkuyordum. Onun olmasından korkuyordum. Sonumun cehenneme sığınan ve şeytanın âşık olduğu o zavallı kadın gibi olmasından korkuyordum. Dahası, şeytanın ölüme âşık olmasından korkuyordum.
Ben yanacaktım onun için ateşlerde ve tüm dünyayı da kendimle birlikte kavuracaktım bu ateşin şiddetinde. Ya teslim olacaktım her şeyi boş verip ya da herkesi kendimle birlikte zincirleyecektim. Prangalar giymiş ruhumu nefesiyle özgür bırakırken dudakları, sarsıcı bir şiddetle tenime yaklaştı. İçgüdüsel hareketlerle ama şiddetli bir tedirginlikle parmak uçlarımda yükselip kollarımı boynuna doladım. O yaklaştıkça ben çağlayan olup durduğum yerde taştım. O yaklaştı, ben cayır cayır kaldığım alevlerin içinde biraz daha yandım. Istırabı sona erdiğinde, ılık dudakları şakaklarımda dolaşmaya başladı;
tehlikenin kıyısında, hazzın doruklarında yükseldim.
"Pars benimle birlikte sekiz yıkıcı olduğundan bahsetti. Neden kafayı bana takmış durumdasınız?"
Uzun uzun ve anlamlı bir şekilde bakarken yaklaştı. Bir kez dudaklarını yalayıp benim dudaklarıma yalnızca milimetreler kala durdu.
"Sekiz tane gezegen var güzelim ama yalnızca bir tanesinde hayat var."
"Sadece birkaç dakika yalnız bırakıyorum, soluğu hemen başkasının kollarında alıyorsun. Kimsenin sana dokunmaması hakkında ne söylemiştim ben?" Tamam, itiraf etmeliyim beklediğim giriş bu değildi. "Ben sana istediğim gibi dokunamazken, köşe bucak bundan kaçarken diğer hiç kimseye sesini çıkarmıyorsun!" Belimden kuvvetlice sıkıp etrafımı sardı. Bir saniyeliğine ayaklarımı yerden kesip olduğumuz yerde döndürdü ve yeniden ayaklarımın zeminle buluşmasına neden oldu. Gülümserken ona doğru yaklaştım.
"Çünkü onlar bana yaklaştığında, ben onlara yaklaşmak istemiyorum. Ama sen söz konusu olduğunda mesafeler anlamını yitiriyor. Ne yaptığımı, daha kötüsü neler yapabileceğimi kontrol edemiyorum. Ben onlara hükmediyorum, sen bana. Sanırım bahsettiğin silah şu anda tamamen hazır şekilde ellerinin arasında. Kabul ediyorum Yargıcı, ben tetiği senin parmaklarının arasında olan bir silahım." Alnını iyice alnıma bastırarak beni yönlendirmeye devam etti. Onunla dans etmeyi çok seviyordum.
"Ciddi misin?" diye sordu alayla. Yine de keyfi yerine gelmişti.
"Sadece şaka yapıyorum. Ben, benim işte." Artık fısıldıyordum. "Sen de sensin. Ve onlar da bir hiç." Nefesi yüzüme çarpıp başımın dönmesine neden oluyordu. Dünya durmuş, hatta gezegenlerin tümü yörüngesinden kaymış gibi şaşkın hissediyordum. Arenadan sonra hiçbir şeyin aynı olmadığının farkındaydım. Onca sözden sonra ya da artık kabul edilmişlikten sonra ilk defa ikimiz de özgürdük. Kimsenin ne düşüneceğini umursamadan, birilerinin görmesinden endişelenmeden dans ederken zemin ayaklarımın altından kaymış ben çoktan bulutların üstüne çıkmıştım. O karanlığın içinde ay gibi gölgelerin üzerine süzülürken benim ruhuma işlemiş, orada izi silinmeyecek, yalnızca bana özel bir leke gibi yer edinmişti.
"Ben bir insanın elinin tutmadan önce bileğine dokunurum. Kalbine giden damarların izlerine." Sesi ruhuma bir nefes gibi işledi. "Parmaklarımı onun hayatına kenetlemeden önce ruhunu dinlerim." Beni yavaşça bırakıp bileğimi yeniden avucunun içine aldı. Bileğimi hafifçe kaldırıp yutkunmama neden olacak şekilde dudaklarına yaklaştırdı.
"Tam burasına, hayat veren damarların üzerine, nabzının attığı yere bastırırım dudaklarımı." Hatırladığım kadar ılık ve ruhuma işleyen dudaklarını, bileğimin üzerine dokundurdu. Tek bir dokunuş. Birkaç kısa saniye süren tek bir dokunuş.
klinikte ondan çaldığım bilekliği gördüğünde gözleri irileşti. Karamel bakışları yeniden beni buldu, ifadesi yumuşadı. Bileğimdeki eli kolumda buz gibi dokunuşlar bırakarak omzuma doğru çıktı. Beni kendine doğru çekip müziğin sesini bastırarak "Sonum olacaksın," dedi. "Yemin ederim sonum olacaksın, Maya."
"Güzel şarkı, güzel seçim..." diye fısıldadım ürkek biçimde. Yüzümdeki maskeye ve onun yüzündeki maskeye şükrettim. Ama maskelerin ardında bile o kadar kendiydi ki... Hatta maskelerin ardında tam olarak benim onu gördüğüm kişiydi. Beyaz gömleğin hiç kimsede bu kadar sarsıcı duramayacağını tahmin ediyordum. Siyah ceketi bütün göğsünü sarmalamış üzerinden çıkarılmak için bas bas bağırıyordu. Ama en güzeli, maskesinin ardında parlayan kumral saçlarıydı. Her zaman dağınık olan saçları ben buradayım diyordu.
"Benim kelimelerle aram iyidir ama hislerimi anlatma işini şarkılara bırakmayı severim. Ve gece saçlı kız, sen bu şarkıyı hak ediyorsun."
Ürperdiğimi hissettim. Onu böyle görmek gözlerimin sulu sulu dolmasına neden oluyordu. İyiydi, tamamen iyi ve karşımdaydı. Diğer hiçbir şeyin önemi yoktu. Kaskatı kesilmiş kollarım iki yanıma düştü. Başımı yüzüm yokmuş gibi yere eğerken "Teşekkür ederim," diye mırıldandım. Bu hazır olmadığım bir karşılaşmaydı.