Belki Roxy’yle ilgili bir rüya görerek uyanmıştı ama bunu hatırlamıyordu. Bildiği tek şey, yüreğinden taşan bir yoğunlukla onu özlemiş olduğuydu. Kızı yanında bulamadığı zaman paniklemişti. Ne tuhaf bir şeydi bu böyle. Roxy hayatta en beğendiği kız değildi. Gazetede ondan daha güzel, sevimli ve uyumlu birçok genç kız vardı. Gülüşlerinden temizlik ve iyi niyet taşan kızlardı bunlar. Roxy’yi onlarla kıyasladığı zaman aksi, sert, kavgacı bulabilirdi. Onunla huzur bulmak olanaksızdı. Hep tetikte olman gerekirdi, çünkü senin fark etmediğin ufak bir ayrıntı bile, onda bir öfke patlamasına yol açabilirdi.
Bütün bunlar doğru olabilirdi ama yine de Yusuf, Roxy’yi kendi kimliğini ve bedenini tamamlayan bir varlık olarak görüyordu. Onu kimseyle kıyaslayamazdı. Daha mı güzel, daha mı çirkin, daha mı hırçın; bu soruların hiçbir anlamı yoktu. İnsanın kendini başkalarıyla kıyaslaması gibiydi.
Ne yaparsan yap sen sensindir ve o ten içinde yaşarsın. Bunun tartışması olmaz. Roxy Yusuf’tu, Yusuf da Roxy’ydi.
O Ankara gezisinden, eli boş ama Roxy’nin, hayatının tümünü kavradığını ve artık onun teni, kokusu ve sesi olmadan yaşayamayacağını anlamış olarak döndü.