Lakin aşk, insanın gözünü sadece sevdiğinin kusurlarına değil, sevebileceklerinin lütuflarına karşı da kör ediyor. Aşık, çevresindeki temaşaya rağmen, ona ait olmayan teferruatı fark etmeyi reddediyor. Zaten kime baksa sadece tek bir kişiyi görüyor, kimden bahsetse aslında sadece ondan dem vurmanın yolunu açmaya çabalıyor.
Beyinde boş arazi gerektiğinden değil, biteviye üzüntüden yaka silktiğinden unutmak istiyordu insan. Artık acı vermeyecek olduktan sonra, ömür boyu hatırlamanın kime ne zararı vardı?
Ama en fecisi sabah vardiyasıdır. Bitmek bilmeyen gecelerin sonunda, uykuya dalabildiğiniz o nadir anlarda, rüyalardan yakanızı kurtarıp da kısacık bir süre için her şeyi unutmayı becerebilmişseniz, sabah şaşkın bir tavuk gibi uyanırsınız. Yanlış giden bir şeyler olduğunu bilir, fakat uykudan uyanıklığa devrildiğiniz ilk birkaç saniye, ne olduğunu kestiremezsiniz. Sonra? Dan! Gerçek, olanca ağırlığıyla tam kalbinizin üzerine oturuverir. İçinizde, elinizle tam yerini gösterebileceğiniz bir yerde, göğüs kafesinin ardında, yumruk büyüklüğünde bir kesikte, başka hiçbir şeye, ama hiçbir şeye benzemeyen feci bir sızı duyarsınız. Bu, sizin hakikatinize ayıldığınız andır. Gözlerinizi yummak, yeniden uykuya sığınmak, her şeyi unutmak, bomboş bir beyinle o yatakta uyuyarak yaşlanmak istersiniz. Heyhat! Artık hatırladınız ve Yaradan'ın oraya kan pompalasın diye yerleştirdiği hain kalp, esas vazifesini unutup yine acı pompalamaya başladı.
Âşıksanız, matematik profesörlerinin bile başa çıkamayacağı kadar çok olasılık hesabının altından başarıyla kalkarsınız. Her ihtimali masaya yatırır, lime lime edip kareköküne ayırırsınız. Aşk acısının başlıca semptomlarından biri, kendinize işkence ederken sadece gerçeklerden değil, aslında hiç yaşanmamış ihtimallerden de azami biçimde faydalanmanızdır.