Kitabın ilk yarısı,kahramanımızın dünyaya kapandığı "yer altından" seslendiği bir monologdur. Burada yazar, dönemin popüler akımları olan rasyonalizm ve pozitivizme ağır eleştiriler getirir.
Kahramanımız, insanın sadece mantıklı olanı seçen bir "piyano tuşu" olmadığını savunur. İnsan, sırf kendi özgür iradesini kanıtlamak için bazen kendi zararına olanı, saçma olanı ve acı vereni de seçebilir.
Ve bazen bu seçimlerimiz değil midir olmazları olduran yada olduramayan.
Dostoyevski’ye göre, eğer her şey matematiksel bir kesinlikle belirlenmiş olsaydı, insanın arzularına yer kalmazdı. Yer altındaki adam, bu kesinliğe karşı çıkarak acı çekmeyi ve "hastalığı" bir bilinç göstergesi olarak görür.
Kahramanımız hem herkesten üstün olduğunu düşünür hem de en küçük bir toplumsal etkileşimde kendini yerin dibinde hisseder. Eski arkadaşlarıyla yediği yemekteki rezalet, onun toplum içindeki "yabancılığını" simgeler.
Asıl çarpıcı olan kısım ise:
Hayat kadını Liza ile olan ilişkisi, kitabın en sarsıcı kısmıdır. Kahramanımız, Liza’ya ahlaki dersler vererek onu kurtarmaya çalışır gibi görünse de aslında sadece birine tahakküm kurarak kendi ezikliğini bastırmak ister. Sonunda ona karşı gösterdiği acımasızlık, yer altı insanının sevgiye olan yeteneksizliğini kanıtlar.
Sözün sonu olarak: Dostoyevski, insanın en karanlık, en sinsi ve kendine bile itiraf edemediği düşüncelerini büyük bir çıplaklıkla ortaya koyar.
Bu kitapta en derin yanlızlıklarınız orda verdiğiniz kararlarınız size bir tokat gibi çarpacaktır.
Bu kitabı okumak, aynada kendinizin hiç sevmediğiniz bir yanıyla göz göze gelmek gibidir. Kahraman "ben hastayım" diyerek başlar söze; aslında o hastalık, aşırı bilinçlilik halinin getirdiği bir felçtir. Eğer insanın neden bazen mantıksız davrandığını veya neden kendi mutsuzluğundan zevk