“Ey özgür uluslar! Şu özdeyişi aklınızdan çıkarmayın: özgürlük elde edilebilir ama, kaybedildi mi, bir daha ele geçmez artık.”
Toplum Sözleşmesi’nden hatırladığım bu alıntı, 1984’ün incelemesi için ne kadar da uygun bir girizgâh oluyor. Koca koca ömürlerini, bize özgürlüklerimizi anlatmak için, ve belki de biz daha farkında bile değilken, hatta ne olduğunu bile bilmezken onu savunmak için harcayan o sayısız düşünce adamını, komünizm ile savaşırken canını veren o nice batılı ya da doğulu kahramanları, koca bir insanlığı bu beladan kurtarmak için tek bir cümle yazmış her yazarı, bir kişiye özgürlüğünün kıymetini anlatmak için tek bir hikâye anlatmış her bir insana minnet borcumuz olduğunu, 1984’ü okurken hissedebilirsiniz.
“Sosyalizm bir başarısızlık felsefesi, cehalet inancı ve kıskançlığın zirvesidir, özünde var olan erdemi, sefaleti eşitlikle paylaşmaktır.”
Winston Churchill
Elbette, 1984 bir distopya. Komünizmin hüküm sürdüğü kara bir dünyayı anlatan bir sefalet hikayesi. Her halinizin izlendiği, tüm üretim araçlarının Parti’nin elinde olduğu, özel hayat ve özel mülkün mümkün olmadığı, ne yiyeceğinize dahi üst bürokrasinin karar verdiği, basın özgürlüğünün olmadığı, geçmişin ve şimdinin Parti’nin istedikleri ve amaçları doğrultusunda değiştirildiği, işkencenin, öldürülmenin, hiç var olmamış gibi silinip gitmenin normal karşılandığı, fikir kulüplerine, sivil toplum kuruluşlarına, aykırı bir söze, onaylamayan bir bakışa izin verilmediği, Parti’nin üstünde bir aidiyet ve bağlılık kabul edilemeyeceği için ailenizin bile bir düşmanınız olabileceği, çocuklarınız ya da eşiniz tarafından Parti’ye şikayet edilmenizin bir onur kabul edildiği, dostluğun, arkadaşlığın, sevginin öldüğü, her yeni yüzün bir düşman olabildiği, köşedeki işçinin, fırın sahibinin, apartman