Yazar Tazeoğlu, Araz demiş, sevgiden bahsetmiş, yer yer İstanbul'dan söz etmiş ki benim için ne güzel, kitaplar sayesinde hiç gitmediğim İstanbul'u, cadde cadde neredeyse ezberleyeceğim yakında. :) (derinleştirelim)
Biraz daha derine girecek olursak da eğer; kitabımızın öykü olmadığı açık ve bence mektup ya da şiir de değil tam olarak. Şiirsel bir dille anlatılmış her seferinde yarım bırakılmış mektup parçaları gibi gördüm.
Doğru tanımlayabildim mi bilmiyorum ama susmuşluğun kitabı işte...
Aslında Araz'ın söylemesi gerekenleri belki de yazar onun dilinden kaleme almıştır.
ve belki de bu yazılar Araz'ın göz bebeğinin ağladıklarıdır sadece, Kahraman(ın) gördükleri, hissettikleri... Kahramanı olmak istediği hikayenin başlamadan bitmişliği...
Aşkın susmuşluğu...
Evet yazarın, tek konu seçimiyle birlikte her parçası, susulmuş mektuplardaki her haykırışı hep aynı kişiye... Bu noktadan baktığımda
evrensellik biraz daha geri planda kalmış diyebilirim.
Böylelikle kitabı okurken "Tamam artık boğuldum, ne zaman bitecek?" Demeniz olası bir durum olacaktır. Azıcık ben de hissettim öyle.
Ama benim açımdan çokta boğucu sayılmazdı.
( Bazı bazı kendimden parçalar bulmadım da değil.)
:)
Hem... hem dedim ya, bu eser suskunluğun eseriydi. Dinlemek istedim bir nebze olsun, duyma fırtınaları esti kalbimde.
Ayrıca; kahraman(ın) sırtını ısıran sırtlan metaforu, çok güzeldi.
Düşünün ki, sırtınızdan hiç inmeyen bir sırtlan var ve onun yüzünden git gide tükeniyorsunuz.
Dik duramıyor, sürekli eksiliyorsunuz. Annenizin yanınızda olmasını istiyor, çığlıklar basıyorsunuz fakat hiçbir dönüt alamıyorsunuz. Çünkü belki de o da yerle yeksan ya da kalbinde sizin yerinize koca bir kayayı büyütüyordur.
Babanız...
Babanız, düştüğünüzü görüyor, bir tekme de o atıyor ve evet, yerinizden bir daha