Ey gönlün görüp yaklaştırdığı, gecenin gizleyip uzaklaştırdığı... Ey rüyalar aleminde süzülen güzel ruh... Benliğimde, karın altında uyuyan çiçek tohumları gibi duygular uyandırıp kırlara nefes veren gibi geçip gittin. Dokunduğun duyularım ağaçların yaprakları gibi sarsılıp titreşti. İzin ver sana bakayım ki gerçek olup olmadığını görebileyim. Emret, uyku gözkapaklarımı ağırlaştırsın ki belki rüyamda bu dünyadan olup olmadığını görebilirim. Bırak sana dokunayım, bırak sesini duyayım. Benliğimi saran örtüyü yırt at, tanrının verdiklerini gizleyen kumaşı paramparça et. Bana kanat ver ki yücelere ardından uçup gelebileyim; belki o zaman yücelerde yaşayıp yaşamadığını anlayabilirim. Gözkapaklarıma sihirli parmaklarınla dokunsan, seninle Cinlerin gizli alemine bile gelirim; belki o zaman orman perilerinden biri olup olmadığını kestirebilirim. Görünmez elini yüreğime koy ve bana sahip ol ki istediğin kişinin seni takip etmesine izin verme gücüne sahip olup olmadığını bilebileyim."
Bu öyle bir aşktı ki ruhun ruhtan sakladıklarını ortaya çıkarıyor, bunu yaparken zihni mesafe ve ağırlık ölçülerinin diyarından koparıp alıyordu. Bu öyle bir aşktı ki ancak hayatın dili sustuğunda konuştuğu duyulabilirdi, ancak karanlık her şeyi sakladığında bir alev sütunu gibi ayağa dikilirdi. İşte o aşk ve o tanri o saniye Ali Hüseyni'nin gönlüne düşmüş, güneşin çiçekle dikeni yan yana getirdiği gibi acısı ve tatlısıyla bütün duygularını uyandırmıştı.
Oysa hatırlamak, geçmiş hayatlarımızın gölgelerinden başka bir şeyi geri getirmez. Dahası kulaklarımıza bir zamanlar duyduğumuz seslerin yankılarından başka bir şey taşımazlar.