Aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir
parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp
sabahında biten bir rüya addedenlerden
değildim. Benim için sevmek bir başka insanın
vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne
girmek, onunla beraber gülüp ağlamak,
ıstıraplarını paylaşmak demekti.
Rakıya alıştığıma memnun değilim. Fakat
akşam üstleri gayriihtiyarî, insanın omuzlarına
bir ağırlık çöküyor, ortalık kararıyor: "Bir gün
daha geçti. Bu, hep böyle mi geçecek?" diye
mahzun bir düşünceye kapılıyor. Bu düşüncenin
bazen derinleştiği, gece yarılarına kadar devam
ettiği de oluyor. Sanıyorum ki, bu garip akşam
üstü hastalığına rakıdan iyi şifa yok.
Annemin hatırası sadece bugün değil her zaman beni zehirleyecek... Ne zaman çoluk çocuğumla sıcak bir odada güzel bir sofra başında yemek yesem onun soğuk mutfaklarda ayaküstü soğan, ekmek yediğini göreceğim. Lokmalar boğazıma dizilecek.
Evet dünyada tam saadet olmuyor. Ne olurdu şu yaldızlı diplomayı annemin çamaşır yıkamaktan çatlamış, şişmiş zavallı ellerine verebilseydim?