"Birey..." dedim içimden, "nahif ve güzeldir. Toplum ise gürültücü ve kavgacıdır. İnsan salt kendisiyle ya da kedileriyle yaşayıp huzur bulabilir, ancak topluluklar sözde kahramanlara, liderlere ihtiyaç duyar, çünkü kendi kendilerine egemen olacak cesaretden yoksundurlar."
"Yazmazsam ölür müyüm? Bir yazarın kendine sorması gereken en önemli soru budur. Eğer yazmadan durabiliyorsa, yazmamalıdır. Ancak yazmadan duramıyor, yazmazken delirecek gibi oluyorsa onu zaten hiç bir şey engelleyemez. Hiç bir şeysiz dört duvar arasına da kapatılsa, zihnindeki çekmecelerden çıkartacağı not kağıtlarına kanla, spermle, sidikle, bokla ya da tükürükle de olsa gene yazar hakikati
Afgan bir kızın(mülteci) sırf suda ağırlık yapmasın ve onu batırmasın diye kestiği saçlarını yerden toplayıp dünyanın dört bir yanında rengarenk bayrak gibi dalgalandırdıktan sonra ateş altında kalan köyünden kaçıp şimdi Hırvatistan sınırındaki bir otobanın asfaltında yatan çocuğun elinden tutup, Nazilerin Yahudilere yaptığı gibi mültecileri boyalı kalemlerle bileklerinden numaralandırıp onları aşağıkayan ülkelerin sınır kapılarına bir tekme de ben vurmak istiyor ve ardından sığınmacıları taşıyan otobüslere şişe ve taşlarla saldıran piç kurularına ise tükürmek de değil kocaman bir balgam sallamak için deliriyordum!
Gazeteyi kaldırdı ve manşetteki haberi gösterdi: "Yerli malı insansız hava uçağı yapmışlar, bununla övünüp poz vermişler".
İyi işte, dedi gençlerden biri. "En azından insan olmaz artık içinde".
"Eskiden de yoktu ki," dedim. " Hiroşima'yı bombalayan pilot mesela, 'hiç pişmanlık duymadım ' demiş. Ve doksan iki yaşına kadar yaşamış".