Küçük Prens kitabı beni çocukluğuma geri götürdü. Ortaokulda okuduğun bir kitabı üniversitede okumak çok tuhaf ve bir o kadar da eğlenceli geldi bana.
Bir çocukken okumakla yetişkin bir birey olarak okumak çok farklı. Çocukken sadece bir çocuk kitabı olarak okudum; şimdi ise bugünüme, hatta geleceğime göndermeler yapan bir kitabı okudum. Kitapta büyüklere çok bariz göndermeler var. Büyüdükçe hayal gücünü; dünyaya ışıltıyla, merakla bakan çocukluğunun nasıl zamanla sığ düşüncelere evrildiğini görüyoruz.
Çocukken her şey oyun gibi gelir; görünen ve görünmeyen her şey mucizedir. Büyüdükçe mucizeler yerini sıradanlığa bırakıyor; düzenli maaş, bir ev, bir araba ile hayal gücümüz sınırlanıyor. Monoton bir hayat olmuş hayalimiz. Çarkın dişlerinden biri haline geliyor, içimizdeki çocuğu gömüyoruz.
Tıpkı dördüncü gezegendeki yıldızları sayan iş adamı gibi, çok önemli bir şey yaptığımıza inandırmışız kendimizi. Küçük Prens'i içimizdeki çocuk olarak tasvir ettim ben; yetişkinleri asla anlamıyor. Yetişkinler bile kendini anlayamazken onu kim suçlayabilir ki?
Kitapta Küçük Prens'in söylediği gibi; neyi aradığımızı bilmeden bir arayışın içinde kaybolduk. Olduğumuz yerden hiçbir zaman mutlu olmuyor, hep daha fazlasını istiyoruz. Fazlasının bizi mutlu edeceğine inanıyoruz; ben artık inanmıyorum. Bana göre yalnızca anın tadını çıkarabilenler gerçekten mutlu olabilenlerdir.
Son olarak; umarım Küçük Prens gibi yetişkinleri hep tuhaf bulur ve hiç anlamam...