Ağır ağır ve sağlıksız bir biçimde, bal gibi yavaş akan, yarı karanlık bir nehre bırakıyordu kendini; dünya, topraklar, sular, düşünceler ve insanlar uzaktaki bir denize doğru yuvarlanıyordu. Zorba da, sormadan, direnmeden, onunla birlikte mutlu bir halde yuvarlanmaktaydı.
Çevresine bakındı; kapılar kapalıydı, papağan uyumuştu, adatavşanları sevişiyordu, yalnızdık. Baharat, soluk aşk mektupları, eski tuvaletler ve benzeri şeylerle dolu eski bir sandığı açıyormuşuz gibi, o da bize kalbini açmaya başlamıştı.
"Nedir bu be? Bir bardakçık şarap içiyorsun, sonra dünya alabora oluyor. Hayat nedir be, patron? Allah'ını seversen şu üstümüzde sarkanlar üzüm mü, melek mi, ayırt edemiyorum. Yoksa hiçbir şey mi yok, hiçbir şey mi gerçek değil? Ne tavuk ne peri ne de Girit!.. Konuş patron konuş, yoksa sapıtacağım!"