Dün gece ne kadar güzeldi alem,
Göklerin şanlı mehtabı vardı.
Sevdanın topraktan taştığı bu dem
Günah-ı aşkın da sevabı vardı.
Dağlar birbirine yaslanıyordu,
Kuşlar çiçeklere sesleniyordu,
Tabiat gizlice süsleniyordu,
Eşyada vuslatın serabı vardı.
Gönlümü göklere açmak istedim,
Dağları bağrımda koçmak istedim,
Mehtabı doyası içmek istedim,
Nürunda sevginin şarabı vardı.
“O”nu duydum öten kuşun sesinde,
“O”nu gördüm göğün mor çehresinde,
Ecza-yi hilkatin her zerresinde
Mecnun’un Leyla’ya hitabı vardı.
Kainat aşk ile gelmişti dile,
Bülbül şi’r okuyordu bir gonca güle
Rüzgarın hıçkıran sesinde bile
Sevdanın nağme-i rebabı vardı.
-De bakalım bahadır! Sevgi mi üstündür, öç mü?
-Sevgi ile öcü niçin ölçüştürüyorsun? Bunlar kılıçla ok gibi ayrı şeylerdir: ikisinin de üstün olduğu zamanlar vardır.
Ersegün'ün kanlı gözleri kıvılcım gibi parladı. Bağırarak:
-Gönlümdeki kördüğümü çözmek istiyorum! dedi.
-Gönlünde ne var?
-Güzel bir kızı seviyorum.
.
.
-Ne diye ona gitmiyorsun da çevrede dolaşan suçsuzlara saldırıyorsun?
-Babamı öldüren kıza gönül vermek alçaklık olmasın diye korkuyorum.
-Babanı tuzakta, pusuda değil, savaşta öldürdü. Kişi çadırda doğar, çayırda ölür.