Ben seni yirmi yazdır bekliyorum; aylı gecelerde seslendim sana; sen üzgün olduğun zaman ben ağladım burada, ve sen uykulara dalınca ben tatlı rüyalar üfledim uykularına.
Öğüt vermeye başladım kendime, bir anne gibi. Gitgide yüreğim yufkalaştı, yorgun, dermansız ağlamaya başladım. Sessiz, sakin, için için bir ağlayıştı bu; gözyaşı akıtmadan, gönülden bir hıçkırış.
Bu insanlar neşeyle dolu ve gamsız, sarı saçlı kafalarını sallayarak yürüyor; yaşamın içinde sanki bir balodaymışçasına gidip geliyorlardı. Bu insanların ne gözlerinde endişe ne de omuzlarında ağır bir yük vardı.Bu neşeli insanlarda belki tek üzüntü, belki tek saklı keder yoktu. Bense bu genç insanların hemen yanı başında yürüyordum. Mutluluğun ne olduğunu çoktan unutmuştum. İçim de bu düşünceyi okşuyordu. Katlanılamaz bir haksızlığa uğradığımı düşünüyordum. Şu son aylar, bana karşı neden bu kadar zalim davranmıştı ?
Ben asıl sana hamamböceklerinden bahsetmek istiyorum. 250 milyon yıldır hiç değişmemiş olduklarını biliyor muydun? Dünyanın başından neler gelmiş geçmiş ama onlar hâlâ ilk günkü gibi yaşıyorlar. Atom bombası filan atılıyor, “Bize fark etmez” deyip yaşamaya devam ediyorlar. İşte ben de sana karşı, tıpkı hamamböcekleri gibi, başından beri değişmeyen bir sevgi besliyorum. Tarif etmek için daha sevimli bir hayvan bulamadım, özür diliyorum.