Kendini artık yaşamın içinde hissetmeyen bu et,
Sürçmekten artık kurtulamayan bu dil,
titreşimlerinin rotasını artık izleyemeyen bu ses
nasıl devineceğini artık unutmuş, kavrayacağı
yeri artık belirleyemeyen bu el,
çizgilerinde artık hiçbir anlamın biçimlenmediği bu beyin,
tüm bunlar, mumyamın diri etten oluşunu sağlıyor ve tanrının önünde bir boşluk örneği olarak duruyor; doğmuş olmamın zorunlu bir biçimde beni bıraktığı boşluk bu.
Tanrı beni umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı. Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum.
Bu Tanrı, beni, istediği gibi kullandı, saçma biçimde; beni canlı kıldı, yadsımaların yokluğunda, benim atak yadsımalarımın yokluğunda, düşünülen yaşamın, duyulan yaşamın en küçük kıpırtılarını bile yok etti bende. Yürüyen bir robot durumuna indirgedi beni; ama öyle bir robot ki, bilinçsizliğinin kırıldığını duyumsuyordu.
Ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek istedim kendimi, yazgımı parçalamak istedim.
Ölümü bir sel gibi duyuyorum üzerimde; gücünü bilemeyeceğim, apansız sıçrayan bir yıldırım gibi. Tatlarla ve dolanıp duran labirentlerle yüklü duyuyorum ölümü. Bunun neresinde, benim varlığımın düşüncesi?