Bu gece bambaşka bir yerde bambaşka rüyalara açılan bir uykuya dalmak istedim. Yalan yok sevemedim buraları hiç. Ne herkesi büyüleyen toprağına hayran kaldım ne insanına/kültürüne uyum sağladım. İzmir özlemi içimde büyüyecek, sığacak yer bulamıyor artık.
Özellikle bu dümdüz topraklara alışamadım. Ne yana dönsem aynı kahverengi çoraklık. Umudunu kırıyor insanın. Nice uzağa baksam hep aynı ufuk, kıpırtısız, yükseltisiz. İlk tepeciğe 70, şöyle nispeten heybetli bir yükseltiye 100 kilometre var. İnsan hevesle bekliyor baharı, şöyle azıcık yeşil görmek için; onun da bir sıkımlık canı oluyor... Ardından, bu kez, her yer sapsarı. Alışkın değilim diyorum ya; düşlerim, umutlarım hepsi sararıyor bu toprakları seyrederken.
Günün tüm yorgunluğu üzerime çöktüğünde, nerede olduğumu, neden burada olduğumu ve neler yapamadığımı düşünemediğimde, hep böyle anlarda, mekan kavramı zihnimde sonsuzluğa ulaşıyor. Belki en sevdiğim belki de en nefret ettiğim anlar bunlar.
Bazen kendi kendime yarattığım küçücük bir umudu kalbimde çevirerek günlerce daha hayata tutunurken bazen de en büyük umutları yok sayıp boşlukta yitmeyi bekliyorum saniyeler kocaman dişleriyle bana bakarken. Umutla umutsuzluk yer değiştirmek üzreyken de işte böyle kararsız sonsuzluklarda buluşuyorum kendimle. Neyse ki -en azından- bu anlar kendini tekrarlamıyor. Her seferinde bambaşka fikirler salıyor üstüme.
Son iki gündür nerede olduğumu unutuyorum örneğin. Olmak istediğim yerde, İzmir'de, hissediyorum kendimi, üstelik buna hiç odaklanmadan. Garip bir umut ve huzurla doluyor içim. Yapmam gerekenleri en iyi şekilde üstlenmeye çalışıyorum. Yaratmak, dokunmak, ulaşmak, başarmak... istiyorum.
Sanki bu şehrin üstündeki kara bulutlara çoook uzaklardan bakıyorum da yağmurunda ıslanmıyor, güneşinde yıkanmıyorum. Öğrenilmiş