Nietzsche ağladığında göz yaşları salt onun için değil tüm insanlık için aktı çünkü sancılara gebe acıları insanca ,pek insancaydı...
Her birimizin içinde bizden içre bambaşka fikirlerle bezenmiş farklı bir biz var .Ve bu irademizin dışındaki biz ,kâh bilerek kâh bilmeyerek sürekli olarak hayat damarlarımıza zehrini veyahut ilacını akıtıp duruyor. Önünü kesemeyiz ama akışına da bırakamayız.
Akıttığı fikirlerin ,arzuların kaçı onundu kaçı bizdendi? O da biz değil miydi ? Tüm bunlara bilinçaltı adını verdik tamam ama bilinçaltı da bizim bilinçli ömrümüzün ürünü değil miydi nihayetinde? Asıl biz erdemlerini hayatına baston yapıp saygıdeğerce ayakta duran şerefliler miydi yoksa şeytanın kırbacıyla daha da hayvani şevhetlere gömülen zavallılar mı? Şeytanın hiç bir suçu yok muydu?Ya Tanrı ,hangimizi yargılayacaktı?
Bilinç ,tercih, özgürlük ,istek gibi konular olduğu sürece bu soru tufanı kasırgaya döner ve göğsümüzü kasıp kavururdu ancak.
Ne güzel işte sonunda bir kasırga bizi parçalayacak!
Bu bizden uzak neredeyse bütününün yüzyıllar önce göçenlerin kuralları ,zihniyetleri ve istekleriyle örülü ömrümüze mezar taşı dikmek için yeterince gecikmedik mi sizce de ?
Geciktik ya da tam zamanı, bilemiyorum .1882 yıllarında Nietzsche ve Doktor Breuer bir odada gerçekleri bilme sınırlarını cesaretleriyle sınarken ve ömürlerine anlam biçerken pek de genç değillerdi ,en azından ölmemişlerdi. Fakat intihar düşünceleri olan biri ne kadar yaşıyor sayılırdı ?
İntihar ,ölmeyi değil de yeniden doğmayı istemekse eğer bizden daha fazla yaşamamışlar mıydı ?Çünkü kendimize ait olmayan bir ömrü tükettiğimizde doğru zamanda ölemezdik. Ve bunu engellemek için ancak doğru zamanda yaşayabilmeliydik, diyordu Nietzsche .
Yeniden doğum vakti ,hakikat ikiz zihinlere gebe