Sokakta karşılaştıklarında birbirlerine fabrikadan, makinelerden söz açar, ustabaşlarına atıp tutarlardı, hep işle ilgili şeyler düşünür, hep işle ilgili şeyler konuşurlardı. Günlerin sıkıcı tekdüzeliği arasında zayıf düşüncelerin cılız ışıltıları zar zor fark edilirdi.
Yortu günlerinde sabahın onundan önce yataktan çıkmaz, kalkınca da evli barklı, vakarlı adamlar en güzel kıyafetlerini giyer, gençlerin dine karşı kayıtsızlığından yakınarak kilisedeki ayine giderlerdi. Kiliseden eve döndüklerinde ise bir şeyler atıştırır, sonra yine akşama kadar yatıp uyurlardı.
Fabrika, onların bütün günlerini yutar, makineler kendilerine gereken gücü onların kaslarından emerdi. Günler, ardında tek bir iz bırakmadan ömürlerinden çekilip alınıyor, insanlar farkında bile olmadan mezara doğru bir adım daha atıyorlardı. Yine de onlar, kendilerini bekleyen dinlenmenin keyfi ve meyhaneye gitmenin sevinciyle mutlu hissederlerdi. Bu da yetiyordu onlara.
Her gün fabrikanın çığlık çığlığa öten düdüğü işçi mahallesinin isli, yağlı havasını yırtarcasına çınladığında, uykusunu alamamış yorgun insanlar asık yüzlerle, minicik külrengi evlerden ürkmüş karafatmalar gibi dışarı fırlar, buz gibi sabahın ayazında daracık sokaklardan, kare biçimindeki, yağlı sarı koca koca pencerelerinden yayılan ışıkla çamurlu yolu aydınlatarak onları beklemekte olan yüksek taş duvarlı fabrikaya doğru yürürlerdi