Tek derdimiz kendimizi oyalamak , bu doğru ; ne var ki yazgısını unutmak için boş işlerle uğraşan tutuklular gibi değil , vakit geçirmek için yastık kenarı işleyen genç kızlar gibiyiz, hepsi bu .
Bahçıvan ve Ölüm’e sabah başladım.
00.30’da bitirdiğimde gözyaşlarım hâlâ akıyordu.
Yazarın kalemi çok güçlü. Okurunu sessizce alıp ölümün tam kalbine bırakıyor. Yakın zamanda halasını kaybetmiş biri olarak, ölümün soğuk yüzünü iliklerime kadar hissettim.
Halam, üç yaşındayken çocuk felci geçirdi. Bedensel engelliydi; aksardı. Hayatı boyunca hiç evlenmedi. Normal yürüyemedi, hiç koşamadı. Bisiklete binmeyi, belki de birçok insanın sıradan saydığı o basit özgürlüğü hiç tadamadı.
Ama benim hayatımda çok özel bir yeri vardı. Gurbette yaşadığım yıllarda uzaktan ama hep benimle olan, koruyan, yol gösteren bir “mobese kamerası” gibiydi. Sessiz, görünmez ama hep orada.
Bir gün aniden beyin kanaması geçirdi.
Üç gün yoğun bakımda, komada kaldı. Sonra vefat etti.
Toprağa verdiğimiz gün 6 Şubat depremi yaşanmış. Bunu üç gün sonra öğrendim. Çünkü benim de dünyam başıma yıkılmıştı. Çocukluğumun geçtiği, sığındığım, varlığıyla güç bulduğum tek insan bir sela ile hayattan kopmuştu.
İnançlı bir Müslümanım. Ahiret inancının ne demek olduğunu bilen biriyim. Ama yine de bu kayba çok yabancıydım. Ne yapacağımı, acıyla nasıl baş edeceğimi bilemedim.
Ben yas tutarken, Türkiye de ölüm konuşuyordu. Enkazdan çıkanlar, çıkamayanlar, kayıplar…
Bir yanda ülkenin yasını tutan kalabalıklar, diğer yanda benim içime çöken tarifsiz sessizlik vardı.
Bebeğim bir yaşına girerken, ben hayatımın en büyük yasını tutuyordum. O günlerde ölüm bana hiç olmadığı kadar yaklaştı. “Ben ölürsem bebeğim ne olur?” düşüncesiyle uyuyamadığım geceler oldu.
Bu kitap beni aldı…
Halamı yoğun bakımda, hissizce yatarken vedalaştığım anlara götürdü. Saçlarını okşadığım, içimden dua ederken kelimelerin boğazıma düğümlendiği o son ana.
Yazarı ve babasını tanımıyorum. Ama yazarın babasına ve 6 Şubat’ta ailesini kaybeden herkese