'İnsan, üretmeden tüketen tek canlıdır. Süt üretmez, yumurtlamaz, sabanı sürmek için çok güçsüzdür, tavşanları yakalayabilecek kadar hızlı koşamaz fakat bütün hayvanların efendisidir. Onları işe koşar, karşılığında sadece açlıktan ölmelerini engelleyecek miktarda verir ve kalanını kendisine saklar.'
.. hayatlarımız acınası, yorucu ve kısa. Doğuyoruz, bize ancak bedenimizi canlı tutacak kadar yemek veriliyor, muktedir olanlarımız gücünün son zerresine kadar çalıştırılıyor ve işe yaramaz olduğumuz an korkunç bir zalimlikle katlediliyoruz.
Doğanın bizden hiçbir dürtü kısıtlaması talep etmediği, bizi istediğimizi yapmakta özgür bıraktığı doğrudur, ama öte yandan bize kısıtlamalar getirmek için kendine has ve hayli etkili bir yolu vardır: Bizi öldürür; tüm soğukkanlılığıyla, acımasızca, hiç düşünmeden ve bunu da bir ihtimal tam da bize tatmin sağlayan şeyler aracılığıyla yapar. İşte sırf bu nedenle, yani doğanın bizi tehdit eden bu tehlikeleri yüzünden bir araya geldik ve başka şeylerin yanı sıra ortak yaşamı da mümkün kılacak olan kültürü yarattık. Zira kültürün esas
görevi, var olmasının asıl nedeni bizi doğaya karşı korumaktır.
Ah! Kibir ve tutkuyla gözünün döndüğü o canavarca anda nasıl da dua etmişti, portre gelip geçen ömrünün tüm yükünü sırtlasın da kendisi ebedi gençliğin olanca ihtişamını sürsün diye. Tüm hüsranlarının sebebi oydu. Oysa işlediği tüm günahların cezasını anında çekseydi onun için çok daha iyi olurdu. Ceza çekmenin insanı arındırıp temizleyen bir yanı vardı. İnsanın hakkaniyetli bir Tanrı' ya ettiği dua "günahlarımızı bağışla" değil de, "yaptığımız kötülükler için bizi cezalandır" olmalıydı.