Muazzam geri kalmışlığı sebebiyle İslam dünyası çok hızlı eğitim ve sanayileşme temposunu benimsemek zorunda olacaktır. Hızlandırılmış gelişme her yerde, onu takip eden despotluk, rüşvet, ailenin tahribi, hızlı ve haksız zenginleşme, yetenekli ve değer tanımayan bireylerin ön plana çıkması, geleneklerini yok eden hızlı şehirleşme, toplumsal ilişkilerin bayağılaşması, alkolizmin, esrar ve fuhşun yayılması riskleri ile yüklüdür. Bu kültürsüzlük selinin engeli ancak Allah'a olan temiz ve sarsılmaz bir iman ve halkın tüm katmanları tarafından dinî vecibelerin yerine getirilmesi ile olur. Medeniyetin kültürü yok etmemesini ancak din temin edebilir. Bazı hadiselerin gösterdiği gibi çıplak maddi ve teknik ilerleme, açık bir barbarlığa dönüşebilir.
Bizim açık düşünce psikolojimizden iki şeyi ortadan kaldırmak gerekir. Mucizeye inanç ve başkalarının yardımı.
İnsanların çalışma ve bilgi sonucunda ürettikleri mucizeler dışında mucize yoktur. Düşmanları mucizevi yolla kovacak, fakirliği ortadan kaldıracak, refah ve aydınlığı (eğitimi) ekecek herhangi bir mehdi yoktur. Mehdi bizim tembelliğimizin adıdır veya sıkıntılar ve sorunların ağırlığı imkânlar ve mücadele vasıtalarla kıyaslanamayacak derecede büyük olduğunda, güçsüzlüğümüzden büyüyen yalancı bir umuttur.
Başkalarının yardımına güvenmek ayrı bir batıl inancın şeklidir. Belirli İslam ülkelerinde fedakâr dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için "düşmanın felaket planlarını" değil kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı ve olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız. Aslında siyasi ve maddi çıkar beklemeksizin yardım etme hazırlığı içinde olanlar varsa bile, bu bizim durumumuzu önemli derecede değiştiremez. Çünkü zenginlik bir ülkeye ithal edilemez. O kendi çalışma esası üzerinde ve o ülkede yaratılmak zorundadır. Elde etmek istediğimiz her neyse, tek başımıza yapmak zorundayız. Bizim yerimize hiç kimse onu yapmak istemez ve yapamaz.
Hürriyet ve bağımsızlık olmadan İslami düzen olamaz. Ve tersi: İslam olmadan hürriyet ve bağımsızlık olmaz. Bu son kanaat iki şekilde anlaşılabilir: İlk olarak bağımsızlık, ancak ve sadece, manevi fethin, ülküsel bağımsızlığın sonucu olduğu zaman hakiki ve kalıcı olur, yani halkın elde ettiği bağımsızlığın içini doldurması ve uzun zaman koruyabilmesi için, söz konusu bağımsızlığın kendini bulduğu, kendi iç güçlerini keşfettiği işareti olmalıdır. Günlük hayattaki İslamî düşüncenin tasdik edilmesinde, her Müslüman halk bunu yaşar ve kendisiyle özdeşleştirir. Ayrıca kendi manevî kurtuluşunu toplumsal ve siyasî kurtuluşun şartı olarak görür.
İkincisi, bir Müslüman halkın iktidara verdiği gerçek destek, aynı iktidarın İslamî karakteri ile doğrudan orantılıdır. Yani rejim İslam'dan uzaklaştığı oranda bu destek azalır. Gayr-ı İslamî rejimler bu destekten hemen hemen tamamen yoksundur ve ister istemez daha çok yabancılardan dayanak aramak zorundadırlar. Düştükleri bağımlılık, onların gayr-ı İslamî yönelişinin doğrudan bir sonucu olarak görünmektedir
İnsan ile insan ve insan ile cemiyet arasındaki ilişkileri tanzim eden değişmez İslamî prensipler mevcuttur, ancak değişmeyen ve ebedî olarak verilen hiçbir İslamî üretimsel, toplumsal veya siyasi terkip bulunmamaktadır. İslamî kaynaklar böyle bir sistemin tasavvurunu içermemektedir. Müslümanların nasıl üreteceğine, toplumu nasıl organize ve onu gelecekte nasıl idare edeceğine ilişkin bilgiler, geçmişte nasıl ürettiklerine, toplumu nasıl organize ve idare ettiklerine nazaran farklılıklar arz edecektir. Her zaman ve her nesil önünde, İslam'ın ebedî ve değişmez temel mesajlarını, ebedî olmayan ve sürekli değişime maruz kalan dünyada gerçekleştirmek için yeni şekil ve vasıtaları bulma görevi durmaktadır.