Bütün ömrünce kâfir olmuşların ölüm anında Hakk'a ve hakikate ulaşmaları gibi, ömrünü ibadetle geçirmişlerin de âhirete kâfir gitmeleri mümkündür. Halkın nazarında kâfir ve evliyâ olmak halka öyle görünmek işi halletmez. Murat, Hakk'ın nazarında ermişler mertebesine yükselecek kadar onu bilmek ve ona varmakta samimi olmaktır. Yoksa halka hoş görünmek için yapılan ibâ-detin kulu nûra değil, karanlığa götüreceğinden şüphen olmasın.
Hakk'ın hakîkî hayranları, yüzlerini halka ve arkalarını Hak tarafına çevirmiş olanlar değildir. Yüzünü halka çevirmek ancak halkın varlığında ve çehresinde Hakk'ı görebilenlerin işidir. Esasen bu şekildeki halk hay-ranlığı hakikatte Hak hayranlığıdır. Bu ermişler çevrelerine topladıkları dostlara Hakk'a varılacak yolu gösterir ve bu yolda şad olurlar.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Insan bedenindeki yüce duygularla aşağılık duyguları acı ve tatlı iki deniz gibi biribirinden ayıran perde kalp perdesidir.
Diğer bir söyleyişle insandaki ilahi nurla kötülüğün karanlığını bu kalp perdesi biribirinden ayırır ve biribirine karıştırmaz.
Zira Allah kendi gizli âleminde bir define gibi saklı bulunuyorken ilâhî tabiatındaki iyilik. güzellik ve varlık unsurları, bu gizli kalıştan kurtularak, bir yaratılış âleminde kendilerini göstermeye yöneldiler. Böyle bir zuhur ve tecelli o varlığı, o iyiliği bilhassa o güzelliği idrake muktedir bir vasıtaya ihtiyaç duydu.
İnsan bu varlığı ve bu güzelliği idrak vazifesiyle yaratıldı. Hadise "İnnallahe teâlâ halaka âdeme alâ sûret'ir-Rahman" hükmünce oldu ve insan kendisini yaratanın isim ve sıfatlarıyle değerlendirilmiş olarak bu âlemde fânî bir vücuda büründü.
Ancak her insanda Hakk'ın isim ve sıfatlarının zuhůru ve tecellîsi aynı olmadı; türlü türlü ve derece derece oldu. Hatta bu zuhur ve tecelli, ruhların ezel käbiliyetlerine göre nürâni ve zulmânî vasıflar içinde oldu.
Fakat her ruh, kendinde bu tecellinin hangisi zuhūra gelmiştir veya hangisi daha üstündür bunu bilmez. Bu sebepledir ki ilâhî tecellinin hakikatine ve en yükseğine vardıklarını his ve idrak eden ermiş insanların vazifesi, insan ruhlarını, kendilerine emânet edilmiş ilâhı vasıflara uyandırmak ve onları yine kendi nefislerindeki karanlık âlemden kurtarmaktır.
Işte vücutta kalp perdesi ile, birbirinden ayrı kalan bu iki kuvvet aslında aynı hakikate ulaşmak içindir. Görünüşte biribirinin zıddı oluşları. onların vazîfede ortak bulunmalarına engel olamaz.
Aslında, senin bunlardan ikisinden de geçerek hakikatte aynı hedefe varmak için yol gösteren bu iki zıt kuvvetin gösterdikleri hedefe yönelmen ve varman doğrudur. Bu hedefe kalbindeki idrak ve irfan
Neticede her kişi kendi şânına uyan hareketi yapar. Bu demek ki, her insanın levh-i mahfûz'da yazılı bir adı vardır. Her alın yazısının, daha ezelde yazılmış bulunduğu bu mânevî levhada ne yazılmış ise, hakîkatte o tecelli eder. Kişinin bu levhadaki adı iyi bir ad ise, dünyâda bu adın îcâbı olan hareketi yapar. Bu isim orada kötü bir isim olarak yazılmışsa kişinin dünyadaki hareketleri de kötü olur.
Hulâsa bu isim kahırdan ve cemalden neye delâlet ediyorsa sahibinin dönüp dalaşıp karar kılacağı yer de orasıdır.Bunun içindir ki Hazret-i Ali Efendimiz:
"Herkes sonundan korkar, ben ise evvelimden korkarım" buyurmuştur.
Dünya duygusu, bu cihânın merdivenidir, din duygusu da âsumânın merdivenidir.
Dünya duygusunun sıhhatini tabipten, din duygusunun sıhhatini Habib'den (Hz. Muhammed) isteyiniz.
Dünya duygusunun sıhhati, vücüdun mâmurluğundan, din duygusunun sıhhati ise, vücüdun haraplığından gelir.