Ahlâkın birçok tanımları yapılmıştır. Bu tanımlar, her ahlâkcının kendi kabul ettiği ahlâk ilkesinin ifadesini ortaya koymaktadırlar. Akılcılar onu, ideal bir düzen ilkesine, görgücüler ise, realiteden çıkarılmış bir kanuna bağlamak istiyorlar. Akılcı filozoflardan Eflatun, ahlâkı "hayır ilmi" olarak, Kant ise "ödev ilmi" diye tanımlamaktadır. Böylece onlar ahlâka, hayır ve ödev gibi, insanın üstünde bir gaye aramışlardı. Rousseau gibi idealist görgücüler ona "kalp ilmi" dediler. Pascal, düşüncenin azametiyle insanın sefaletlerini birlikte ele alarak ahlâkı, sefaletlerinin üstüne yükselmek isteyen insanın ilâhî sanatı halinde telakki ettiğinden ona "insan ilmi" demişti. Bu sonuncu görüşler, ahlâkın gayesini insanın dışında aramayanlardır. Bilakis bunlara göre ahlâk, kendi içimizde derinleşmektir, kendimizi hakkiyle aramasını bilmektir. Pascal'ın aradığı ilâhî nizâma, bu yolda içimizde derinleşmekle varılacaktır.
Lévy-Brühl onu "âdetler ilmi" diye tanımladı. Ahlâkın ferdî vicdanla bağlarını kopardı. Ona göre ahlâk, her cemiyetteki yaşayış tarzının tanınmasından ibarettir.
Ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, ahlâkta esas olan iyi ve kötü hareketlerimizin ayırd edilmesidir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir kısım ermişler de vardır ki ilâhî aşk şarabını içmekle kendilerinden geçmişlerdir. Onlar yalnız yaratanla hemhal olur, yaratılmışları ve dolayısıyle halkı artık görmez olurlar. Tecellinin bu şekline mazhar olanlar, daha dünyada iken dünyayı tamâmiyle unutmuş cezbe insanlarıdır. Bir şairin:
Hikmet-î dünya vũ mâfiha bilen arif değil Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhâ nedir