Kenan Rifai

Kenan Rifai

Yazar
8.8/10
9 Kişi
·
23
Okunma
·
20
Beğeni
·
1432
Gösterim
Adı:
Kenan Rifai
Unvan:
Türk mutasavvıf, eğitimci
Doğum:
Selanik, 1867
Ölüm:
1950
1867'de Selanik'te dünyaya geldi. Babası, Filibeli Hacı Hasan Bey’in oğlu Abdülhalim Bey; annesi Hatice Cenan Hanım'dır. Onun doğumu sırasında babasının memuriyet görevi nedeniyle ailesi Selanik'te bulunmaktaydı. Anne ve babası o küçük yaşta iken ayrıldı. Babası, bir süre doğu vilayetlerinde görev yaptıktan sonra İstanbul'a gelip Fatih’te Hırka-i Şerif Camii yakınında bir konağa yerleşmiş ve Posta Telgraf Nezareti'nde sicil başmüdürlüğü ve telgraf nâzırlığı görevini sürdürmüştür.[2] Kenan Rıfai'nin yetiştirilmesini üstlenen annesi, onu manevi terbiye görmesi için Posta Nezareti'nde memurluk yapan Kadiri tarikatına mensup Edhem Efendi'ye emanet etti. Edhem Efendi ölümüne kadar onu yalnız bırakmadı ve kendisine Kadirilik'te icazet verdi.

Kenan Rıfai, dokuz yaşına iken Galatasaray Sultanisi'nde yatılı öğrenci olarak öğrenim görmeye başladı. Zihni Efendi, Muallim Naci, Muallim Feyzi, Recaizade Mahmud Ekrem gibi Türk hocalardan eğitim aldı. 1885 yılında Galatasaray'dan mezun oldu. Babıali Hariciye Kalemi’nde çalışmaya başlayan Rıfai, Acem Mektebi’nde Tabiat Dersleri öğretmenliği yaptı. Bir süre Posta Telgraf Nezareti’nde müşavir yardımcısı olarak çalıştı ve bir yandan da öğrenimine Darülfünun'un Hukuk Fakültesi’nde devam etti.

Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan hemen sonra on dokuz yaşında Balıkesir İdadisi müdürlüğüne tayin edildi. On bir ay kaldığı Balıkesir'de bir hocadan musiki ve ney dersleri aldı. Balıkesir'den sonra Adana, ardından Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon Maarif müdürlüklerine getirildi. Üsküp’teki görevi sırasında evlendi, bu evlilikten üç çocuk sahibi oldu. Manastır'da bulunduğu sırada Medine'ye gitmek için başvuruda bulundu. Birkaç yıl sonra Medine’de açılan “İdâdî-i Hamîdî” adlı yeni okulun müdürlüğüne tayin edildi. Medine'de dört yıl kaldıktan sonra İstanbul'a geri döndü ve Erkek Muallim Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği, Tedkîkât-ı İlmiyye üyeliği, Dârüşşafaka Lisesi müdürlüğü, Meclis-i Maârif üyeliği gibi görevlerde bulundu. Bir ara ikinci defa Medîne'ye giderek kısa bir süre kaldı.[3]

1925 yılında Maarif Vekâleti'nden emekliye ayrıldı ancak on üç yıl boyunca Fener Rum Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaparak meslek yaşamını sürdürdü.

Kenan Rıfai, Medine'ye gitmeden önce mürşidi Edhem Efendi hayatını yitirmişti. Dört yıl kaldığı Medine'de Seyyid Hamza er-Rifâî tekkesine devam ederek Rıfailik’te icazet ve hilafet aldı. O güne kadar “Abdülhalim Kenan” olarak tanınırken bu devirden sonra Rıfailiği başladı.

Medine'den İstanbul'a döndükten sonra Fatih'te kendi dergâhını açtı. Babasının konağının bahçesine yaptırdığı dergâhın planını Ekrem Hakkı Ayverdi çizdi. Dergâh, şeyhülislamların, şairlerin, aşıkların hatta papaz ve patriklerin gelip semâ ettikleri bir mekân oldu. Rıfai, bir yandan Darüşşafaka Lisesi müdürlüğünü sürdürürken bir yandan da dergâhında şeyh olarak hizmet gördü. Bu iki görevi birbirine karıştırmamak konusunda çok titiz davrandı.

1925 yılında Tekkelerin kapatılmasından sonra Ümmü Kenan Dergâhı, ailesi tarafından mesken olarak kullanılmaya başlandı. Kenan Rıfai, “Onlar zaten kendilerini feshetmişlerdi” diyerek tekkelerin kapatılmasına ilişkin kanuna hiçbir tepki göstermedi ve Ümmü Kenan Dergâhı’nı “bir gün açılacaktır ama akademi olarak açılacaktır” diyerek kapattı.[2]. Tasavvufî ders ve sohbetlerine vefat tarihi olan 1950 yılına kadar evinde devam etti. Bu sohbetleri Samiha Ayverdi ve Samiha Cemal Hanımlar not etmiştir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşayan sûfiler arasında önemli bir yeri edinmiştir. Diş Tabâbeti ve Eczâcı mektepleri müdürü Server Hilmi Bey, Hattat Aziz Efendi, felsefeci Semiha Cemal Hanım, damadı ve diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy, romancı ve filoloji doktoru Safiye Erol, mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, edip, mütefekir ve mutasavvıf Samiha Ayverdi onun öğrencileri arasındadır. Devrin şeyhülislâmlarından Haydarîzâde İbrâhim Efendi, Nesîmi Efendi ve Ebdullah Efendi ile Mısır Keldânî patrik vekili Âbid Efendi de onun müntesiplerindendir.

Soyadı Kanunu'ndan sonra Büyükaksoy soyadını alan Kenan Rifai, 7 Temmuz 1950 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Merkez Efendi Camii avlusunda şadırvanla kabristan duvarı arasındaki bölüme defnedilmiştir.
"Bir şey öğrenince de sevinirim. Bende ilmin doksan dokuzu olup biri âleme dağılmış bulunsa onu da bulmak için Çin'e kadar gitmek isterim."
- Dümdüz bir deniz, insana teslimiyeti hatırlatıyor! dedi.

- Hakk'a teslim olmak, âsudelik, rahatlık, ve saadet zamanlarında belli olmaz. Asıl teslimiyet, fırtına ve felaketlerde olur.
"Cihanda hiçbir şey tesadüfe dayanmaz. Her şey bir gayeye, o gaye de daha yüksek daha üstün bir gayeye ve neticede her şey tek gaye olan 'tevhid'e müteveccihtir."
Kenan Rifai
Sayfa 360 - Kubbealtı Yayınları
657 syf.
Artık eskisi kadar çok fazla uyuyamuyordu kadın. Hoş eskiden de çok uyumuyordu ama uykusunu kaçıran sebepler gün geçtikçe arttıkça uyku saatleri azalmıştı. Saat gecenin kaçı olursa olsun düşünmesi , sürekli geçmişini temizlemesi için yeterli bir saat muhakkak oluyordu . Öyle çok şeyin farkındaydı ki , öylesine korktuğu sandığı anlamsız şeylerin .
Yine bir gece anlamsız hatta öylesine anlamsız ki hiç önemsemediği, dönüp bakmadığı iki biblonun kendisinde niye olmadığına , neden satın almanın amacında yer almadığına ağladı ve yıllarca ‘’ ne haldesin, yapabileceğim bir şey var mı’’ diye sormak için aramadığı kız kardeşini aradı telefonla.
Anlattı ona, nasıl bu hale geldim diye sordu. Hangi ara ne istediğini bilmeyen, en son kendisini ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum ?
Neydi kadın sahiden?
Nasıl bir hayat istiyordu, bu muydu gerçekten?
Sabah ipi kopmuş bir uçurtma oluyorken gecenin kör bir vakti kulelere imrenen bir çukur ..
Hiç kimsem yok , çok yalnızım dedi ve ağlaması bitmedi.
Dinledi kız kardeşi yüreğinin tüm içtenliğiyle. Neden yalnız olasın, annen var, baban var, kardeşlerin var hatta çocukların var bak ben de varım demedi. Allah’ın var abla dedi daha kim olsun ki?
Senden vazgeçmemiş ki ağlayabiliyorsun , ben kimim , neyim diye kendine sorabiliyorsun, daha ne istersin?
Utandı kadın çok utandı. Gerçek ne güzel de duyurmuştu sesini ona hem de en çok istediği bir anda ama hiç duymayı ummadığı insanla.
Bir kaç gün sonra bu eser ulaştı eline hani kime ihtiyacın var ki senin , kendinde bulacaksın çarelerini dertlerinin diyen kız kardeşinin yolladığı koliyle.
Sabah elinde kahvesi , günlük burçlarını okuyup aaa günüm iyi geçecek diye sevinen, kapattığı kahve falında bir yola gideceksin yalanından medet umarak acaba neresi diye çanta hazırlama planları yapan kadın yavaş yavaş başladı sayfaları çevirmeye. Okudukça meraklandı, sayfalar ilerledikçe ne burç kaldı ne kahve falları.
Bir dönem sadece sabahları okudu, günün önemine binean kendisine ne söylenecek acaba merakıyla, sonrasında ise tüm hayatının yaşanmışlıklarının gittilerini, yaşanacak olanların getireceği anlamları anlamladırmak gayesi aldı yerini.
Kadın başladı kendisini sorgulamaya; Bütün bu korkularının kaynağı ; içinde görmeye , duymaya , seslendirmeye cesaret edemediği işte tam da burasının adı , “BEN yok , Ferah diye ” diye başlıyor ama aslında bütün probleminin kendisiyle olduğunun haykırışı.
Neye ihtiyacı var bugün , yarın, tüm hafta hatta gelecek tüm zamanlarda ad veremediği , boğuştuğu kimsenin görmediği yerin, içindeki o tedavi edemediği her an kanayan yaranın? Hep bulmaya çalıştığı o çaresizliğin ?
Vazgeçilmez olduğunu sanmanın yenilgisi, dünyaya gelme sebebinin ilahi bir sebebi varmışcasına duyduğu ‘’BEN’’ siz olmaz, yapamazlar hesabını sorgularken borçlu çıkmanın acizliği.
Yunus Emre mütevaziliğinde ‘’ Ben bilmem’’ i öğrenemeyip , bildiklerinin aslında hiç bir şey bilmediğinin gerçekliği.
Yardım ederken, iyilik yaparken yaptım, verdim kibriyle ‘’BEN’’ in esaretinden kurtulamayıp Allah rızasına teslim olamayışının rezil rüsvan hallerinin çirkinliği.
Kimi günahlarıyla kazanır, kimi meziyetleri ile kaybeder . Mezarda hırsız polis , ateist dindar , namuslu ahlaksız yan yana yatarlar e be gafil bak göremez bu gerçeğine gözlerinin körlüğü.
Vücut organlarına adil davranmayı bilmeyip , iki konuşup bir duymanın getirdiği asıl kendine yaptığı ihanetini duymayan kulaklarının sağırlığı.
Okudukça hiç olduğunu gördü kadın koskocaman bir hiç. Bir sabah elleri morarıyor diye gittiği doktor sonrası siteden onu telefonla arayanlar bilir, en azından konuşabiliyorum şükür dediğinin ertesi günü ağzından tedavi süreci gereği parça alınıp tüm gün boyunca konuşamadığını anlattığını, hatta bir kaç gün sonra olsun buna da şükür gözlerim görüyor deyip , yıllarca ağlamaktan dert yakınıp şimdiyse günlerce bir damla yaşa muhtaç kuruyan gözlerini sulandırmak için kullandığı ilaçları, bandajlı gözlerinin hangisi kapalı ise diğerinin yarım yamalak görmeye çalıştığının trajikomik mücadelesini.
Hiç oldukça hiçliğin zevkine vardığını hissetti kadın. Malın, paranın kıymetsiz olduğunu , vazgeçilmenin acısını öğrenirken, her şeyden de vazgeçebilmenin özgürlüğünü kazandı.
Yarına ait plan yapmanın tedbirinde debelenirken, vesveseler ile kendini yiyip bitirirken gördü ki bulunduğu anı yaşayıp, o anlık mutluluk yaşamak yerine daimi huzura kavuşabilmek önemli.
Tüm fazlalıklarını atma gayretinde şimdi; ‘’NİYE’’ ‘’NEDEN’’ demiyor artık. Kayıplarının aslında kazanç olduğunu , öfkelenmek, üzülmek yerine vardır bir hikmeti elbet diyebilmenin şükründe.
Kırılmak derken unutmadan eklemek istemiş, kırmaktan vazgeçmeyi öğrenmiş de kırılmaktan , incinmekten arınma yollarını arıyorum telaşım çok dedi.
Ahh be kadın kitaptan hiç mi bahsetmezsin dedim de beceremedim dedi. Ona göre anlatılması çok zor ama anlaması ve yaşanması çok çok kolay dedi. Ben aracıyım kırılmayın kendisine.
Hepinize çokça selamı var. Amansız bir vicdan azabı gibi taşıdığınız tüm yüklerinizi atın rahatlayın diyor kendileri. ‘’ Belayı bela gibi görmek en büyük musibet’’ i unutmadan öfkelerinizi, beklentilerinizi, yargılarınızı, sorgulamaya çalıştığınız niyetlerinizi.
Kibir mutsuz insanların tesellisi, kendi hatalarımızı affedebildiğimiz kadar başkalarının hatalarını da affedebilme hoşgörüsüyle;
Keyifli anlaşılır okumalarınız olsun efendim.
729 syf.
·11 günde·Puan vermedi
Bu kitapta günlük hayat içerisinde "sıradan" diyebileceğimiz olaylara dini bir bakış açısıyla nasıl yaklaşabileceğimize şahit oluyoruz. Kenan Rifai'nin sohbetlerinden öğrendiğim şeyler oldu. Kenan Rifai olaylara son derece geniş bir bakış açısıyla ve hoşgörüyle yaklaşıyor ve bu yaklaşımı sayesinde kitabı okurken keyif aldım. Olaylara dini çerçeveden bakmak isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap. Şahsen Kenan Rifai'yi tanımaktan dolayı mutlu olduğumu belirtebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Kenan Rifai
Unvan:
Türk mutasavvıf, eğitimci
Doğum:
Selanik, 1867
Ölüm:
1950
1867'de Selanik'te dünyaya geldi. Babası, Filibeli Hacı Hasan Bey’in oğlu Abdülhalim Bey; annesi Hatice Cenan Hanım'dır. Onun doğumu sırasında babasının memuriyet görevi nedeniyle ailesi Selanik'te bulunmaktaydı. Anne ve babası o küçük yaşta iken ayrıldı. Babası, bir süre doğu vilayetlerinde görev yaptıktan sonra İstanbul'a gelip Fatih’te Hırka-i Şerif Camii yakınında bir konağa yerleşmiş ve Posta Telgraf Nezareti'nde sicil başmüdürlüğü ve telgraf nâzırlığı görevini sürdürmüştür.[2] Kenan Rıfai'nin yetiştirilmesini üstlenen annesi, onu manevi terbiye görmesi için Posta Nezareti'nde memurluk yapan Kadiri tarikatına mensup Edhem Efendi'ye emanet etti. Edhem Efendi ölümüne kadar onu yalnız bırakmadı ve kendisine Kadirilik'te icazet verdi.

Kenan Rıfai, dokuz yaşına iken Galatasaray Sultanisi'nde yatılı öğrenci olarak öğrenim görmeye başladı. Zihni Efendi, Muallim Naci, Muallim Feyzi, Recaizade Mahmud Ekrem gibi Türk hocalardan eğitim aldı. 1885 yılında Galatasaray'dan mezun oldu. Babıali Hariciye Kalemi’nde çalışmaya başlayan Rıfai, Acem Mektebi’nde Tabiat Dersleri öğretmenliği yaptı. Bir süre Posta Telgraf Nezareti’nde müşavir yardımcısı olarak çalıştı ve bir yandan da öğrenimine Darülfünun'un Hukuk Fakültesi’nde devam etti.

Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan hemen sonra on dokuz yaşında Balıkesir İdadisi müdürlüğüne tayin edildi. On bir ay kaldığı Balıkesir'de bir hocadan musiki ve ney dersleri aldı. Balıkesir'den sonra Adana, ardından Manastır, Kosova, Üsküp ve Trabzon Maarif müdürlüklerine getirildi. Üsküp’teki görevi sırasında evlendi, bu evlilikten üç çocuk sahibi oldu. Manastır'da bulunduğu sırada Medine'ye gitmek için başvuruda bulundu. Birkaç yıl sonra Medine’de açılan “İdâdî-i Hamîdî” adlı yeni okulun müdürlüğüne tayin edildi. Medine'de dört yıl kaldıktan sonra İstanbul'a geri döndü ve Erkek Muallim Mektebi'nde Fransızca öğretmenliği, Tedkîkât-ı İlmiyye üyeliği, Dârüşşafaka Lisesi müdürlüğü, Meclis-i Maârif üyeliği gibi görevlerde bulundu. Bir ara ikinci defa Medîne'ye giderek kısa bir süre kaldı.[3]

1925 yılında Maarif Vekâleti'nden emekliye ayrıldı ancak on üç yıl boyunca Fener Rum Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaparak meslek yaşamını sürdürdü.

Kenan Rıfai, Medine'ye gitmeden önce mürşidi Edhem Efendi hayatını yitirmişti. Dört yıl kaldığı Medine'de Seyyid Hamza er-Rifâî tekkesine devam ederek Rıfailik’te icazet ve hilafet aldı. O güne kadar “Abdülhalim Kenan” olarak tanınırken bu devirden sonra Rıfailiği başladı.

Medine'den İstanbul'a döndükten sonra Fatih'te kendi dergâhını açtı. Babasının konağının bahçesine yaptırdığı dergâhın planını Ekrem Hakkı Ayverdi çizdi. Dergâh, şeyhülislamların, şairlerin, aşıkların hatta papaz ve patriklerin gelip semâ ettikleri bir mekân oldu. Rıfai, bir yandan Darüşşafaka Lisesi müdürlüğünü sürdürürken bir yandan da dergâhında şeyh olarak hizmet gördü. Bu iki görevi birbirine karıştırmamak konusunda çok titiz davrandı.

1925 yılında Tekkelerin kapatılmasından sonra Ümmü Kenan Dergâhı, ailesi tarafından mesken olarak kullanılmaya başlandı. Kenan Rıfai, “Onlar zaten kendilerini feshetmişlerdi” diyerek tekkelerin kapatılmasına ilişkin kanuna hiçbir tepki göstermedi ve Ümmü Kenan Dergâhı’nı “bir gün açılacaktır ama akademi olarak açılacaktır” diyerek kapattı.[2]. Tasavvufî ders ve sohbetlerine vefat tarihi olan 1950 yılına kadar evinde devam etti. Bu sohbetleri Samiha Ayverdi ve Samiha Cemal Hanımlar not etmiştir.

Yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşayan sûfiler arasında önemli bir yeri edinmiştir. Diş Tabâbeti ve Eczâcı mektepleri müdürü Server Hilmi Bey, Hattat Aziz Efendi, felsefeci Semiha Cemal Hanım, damadı ve diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy, romancı ve filoloji doktoru Safiye Erol, mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, edip, mütefekir ve mutasavvıf Samiha Ayverdi onun öğrencileri arasındadır. Devrin şeyhülislâmlarından Haydarîzâde İbrâhim Efendi, Nesîmi Efendi ve Ebdullah Efendi ile Mısır Keldânî patrik vekili Âbid Efendi de onun müntesiplerindendir.

Soyadı Kanunu'ndan sonra Büyükaksoy soyadını alan Kenan Rifai, 7 Temmuz 1950 tarihinde hayatını kaybetti. Cenazesi, Merkez Efendi Camii avlusunda şadırvanla kabristan duvarı arasındaki bölüme defnedilmiştir.

Yazar istatistikleri

  • 20 okur beğendi.
  • 23 okur okudu.
  • 6 okur okuyor.
  • 36 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.