Vahdet fikri ve onun kişileşmiş adı olan Allah, aklın, havsalanın, hayâlgücü ile tasavvurun fevkında olup aşkınlığın, ama aynı anda içkinliğin de kendisidir. İkisi zıt kutuptur. Nitekim aynı varlığın aynı ânda iki durumda bulunması, yukarıda zikrolunmuş sebeplerden ötürü, imkânsızdır. Elbette, mükemmelliğin kendisi, insan düşüncesinin kurallılığı demek olan biçimsel mantığa aşkındır. Allahı zaman ile mekân koordinatlarına yerleştiremediğimizden, Onun özünü, düşünüşümüzün kurallılığı çerçevesinde kavrayamayız. Kendisini bize tanıttığı ölçüde Onu kavrayabiliriz ancak. Kendisini bize tanıttığı yer, İhlás Sûresidir:
"1-O, Tek olan Allahtır;
2- Allah, Sameddir;"
3- O, doğurmaz, doğurulmamıştır;
4- Ona denk ve benzeri olacak bir şey yoktur."
Samed: Kendisi hiçbir şeye bağlı ve muhtâc olmayan; buna karşılık, varlıklaşabilmekiçin her şeyin Kendisine muhtaç kaldığı 'záti kudret'. Bu kavram, Kur'ânda sadece bir kere ve bu Ayette zikrolunmuştur.
'Tarih felsefesi', 'devletleşmiş toplum' diye tarif ettiğimiz belirli bir 'millet'in kendi geçmişine ilişkin tasavvuru sağlayıp geliştirir. Geçmişine ilişkin görüş edinmiş millet, maddi ile manevi gücünü ve takatını, böylelikle de, kimliğini anlayıp kendini açıklamak imkânını elde eder. 'Felsefe' ile ondan türemiş olan 'bilim'in ortaya çıkmamış olduğu bir kültürün tarih, dolayısıyla da kimlik bilinci belirmiş olmaz. Tarih, böylelikle de, kimlik bilincinden yoksun kültürlerin vucut verdiği medeniyetler, tarihte değil, öntarih (Fr protohistoire)' denilen dönemde yaşarlar.
Devletleşmemiş, demekki milletleşmemiş, sonuçta da medeniyetleşmemiş kültürlerse, tarihöncesi (Fr préhistoire) dönemde bulunurlar.