Cengiz Han

... biz, normalde kafa karıştıran yabancılarla dolu, zalim, acımasız dünyanın birdenbire bittiği, kimse hakkında yanılmadığımız ve kimsenin bizim hakkımızda yanlış bir hükme kapılmadığı, herkesin bir diğerini tanıdığı, hem de tümüyle tanıdığı ve böyle bir yakınlıktan kaçınmanın, sürgün ve dışlanmak anlamındaki İbranice bir sözcük olan galut olduğunu bildiği bir yarı gettoda, yarı vahadaydık. Oliver benim vatanım, yani, vatana dönüşüm müydü? Sen benim vatana dönüşümsün. Seninle birlikteyken ve biz beraberken isteyeceğim başka hiçbir şey yok. Sen beni kimsem o, yani sen benimleyken olduğum kişi yapıyorsun Oliver. Dünyada tek bir gerçek varsa o da seninle birlikteliğimdedir ve bir gün sana kendi gerçeğimi söyleme cesaretini bulursam, şükretmek için Roma'daki tüm sunaklara birer mum yakmamı hatırlat bana. Onun bir sözcüğüyle böylesine mutlu, başka bir sözcüğüyle de aynı şekilde kolayca perişan oluyorsam ve mutsuz olmak istemiyorsam, böyle küçük sevinçlerden sakınmayı öğrenmem gerektiğini hiç düşünmemiştim.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Akşam yemeği masasına gelip gelmeyeceğini bilmemek bir işkenceydi. Ama katlanılabilir bir işkence. Onun gelip gelmeyeceğini sormaya cüret edememekse gerçek bir azaptı. Bir gece onu aramızda görmek umudunu hemen hemen yitirmişken, yüreğim yerinden oynayarak birden onun sesini duymak yahut sandalyesinde otururken görmek, serpilen zehirli bir çiçek haline geldi sonunda. Onu görmek ve bu gece yemekte bizimle beraber olacağını düşünmek, fakat ardından amirane Esco'sunu duymak, büyüyen bir kelebeğin kanatları gibi, kırpılması gereken bazı arzuların varlığını gösterdi bana. Bizim evden gitmesini, böylece onunla işimin bitmesini istiyordum. Onun ölmesini de istiyordum, çünkü onu düşünmekten ve ne zaman göreceğim konusunda endişelenmekten kendimi alamadığıma göre, ölümü hiç olmazsa bu işe bir son verir-di bari. Onu kendim öldürmeyi bile istiyordum ve böylece, mayoları, cennetteki yeri, o küstah Daha sonra!'sı, kayısı suyuna ağız şapırdatması bir yana, sırf varlığının bile beni nasıl rahat- sız ettiğini, onun her şeye ve herkese karşı rahatlığının, her şeyi kolayca halledivermesinin, hiç bitmeyen "şununla bir sorunum yok-bununla bir sorunum yok!'larının, denize giden herkes bahçe kapısının mandalını kaldırıp açarken onun kapının üstünden atlamasının nasıl tahammül edilmez bir şey olduğunu öğrenecekti. Onu öldürmeyeceksem, o zaman hayat boyu sakat bırakmalıydım ve böylece, bir tekerlekli sandalyeye otur- muş halde hep bizimle kalır, Amerika'ya dönemezdi. Tekerlekli sandalyede olursa, yerini daima bilirdim ve bulması kolay olurdu. Artık sakat olduğundan, kendimi ondan üstün görür ve efendisi olurdum. Sonra birden, bunun yerine kendimi öldürebileceğim ya da kendimi çok kötü bir şekilde yaralayıp, bunu niçin yaptığımı bilmesini sağlayabileceğim aklıma geldi. Yüzümü yaralasam, o
"Dostluk" sözcüğü geldi aklıma. Ama herkes tarafından bilindiği şekliyle dostluk hiç ilgimi çekmeyen, yabancı, ekilmemiş toprak gibi bir şeydi. Oysa benim, onun taksiden inmesinden Roma'da vedalaşmamıza dek hep istediğim şey belki de bütün insanların birbirinden istediği, yaşamı yaşanabilir kılan şeydi. Bunun ilk önce ondan gelmesi gerekirdi. Sonra belki benden. Bir insan diğerine tam anlamıyla vurulmuşsa, diğeri de ister istemez vurulmuş olsa gerektir, diyen bir yasa vardır bir yerde. Amor ch'a null'amato amar perdona. Seven hiç kimseyi sevilmekten dışlamayan aşk; Francesca'nın Inferno'daki sözleri. Bekle ve umutlu ol. Ben umutluydum, fakat istediğim şey hep buydu belki de. Sonsuza dek beklemek. Sabahları yuvarlak masada oturup uyarlamalar üzerinde çalışırken hedeflediğim şey onun arkadaşlığı değildi, herhangi bir şey değildi. Sadece, başımı kaldırıp bakınca orada onu, güneş kremini, hasır şapkayı, kırmızı mayoyu, limonatayı görmekti. Başımı kaldırıp seni görmek, Oliver. Çünkü başımı kaldırıp baktığımda senin artık orada olmayacağın gün çok yakında gelecek.
Benim için, bahçemizdeki o yuvarlak tahta masada, kâğıtlarıma mükemmel gölgelik veren kocaman bir şemsiyeyle, buzlu limonatalarımızın şıngırtısıyla, aşağıdaki dev kayalara hafif hafif çarpan ve çok uzak olmayan dalgaların sesiyle ve arka fonda, bazı komşu evlerden gelen, sürekli yeniden çalan popüler şarkılar karışımının boğuk cızırtısıyla geçen o saatler... bunların hepsinin sonsuza dek damgasını vurduğu o sabahlarda ettiğim tek dua, zaman dursun diyeydi. O yaz hiç bitmesin, Oliver hiç gitmesin, sürekli yeniden çalan müzik sonsuza dek çalsın... Böyle küçücük bir şey için dua ediyordum ve başka hiçbir şey istemeyeceğime yemin ediyorum.
Ve şimdi, gelişinin üzerinden yaklaşık iki hafta geçmişken, her gece yapmasını istediğim tek şey, odasından çıkması, fakat ön kapıdan değil, balkonumuza açılan camlı kapıdan çıkmasıydı. Kapısının açıldığını, espadrillerinin balkondaki sesini, sonra da hiçbir zaman kapalı olmayan kapımın sesini duymak istiyordum; kapı itilip açılırken, herkes yattıktan sonra odama gelmesini, örtümün altına girmesini, hiç sormadan beni soymasını ve benim onu, başka bir insanı hayatta hiçbir zaman isteyemeyeceğim kadar çok istememe yol açarak, nazikçe, yavaşça ve bir Yahudi'nin ötekine göstereceği bir sevecenlikle, vücudumun içine girmesini istiyordum; nazikçe ve yumuşak bir şekilde, günlerdir provasını yaptığım sözcükleri dinleyerek: "Lütfen, canımı yakma," ki bunun anlamı, "İstediğin gibi yak canımı"dır aslında.