📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bir akşam babamın kütüphanesinde kitap okurken, bir prensese delice âşık olmuş genç ve yakışıklı bir şövalyenin hikâyesine rastladım. Prenses de şövalyeyi seviyor ama prensin sevgisinin pek farkında değilmiş gibi görünüyor ve şövalye, aralarında gelişen arkadaşlığa rağmen, yahut belki de bizzat o arkadaşlık yüzünden, kadının ürkütücü samimiyetinden ötürü öylesine aciz ve suskun bir hale geliyor ki, sevgisinden kesinlikle söz açamıyor. Bir gün kadına birdenbire soruveriyor: "Söylemek mi daha iyi, ölmek mi?"
Ben asla böyle bir soruyu soracak cesareti bulamamıştım.
Fakat onun yastığına söylediğim şeyler, en azından bir an için gerçeği prova ettiğimi, su yüzüne çıkardığımı, aslında bunları söylemenin hoşuma gittiğini gösterdi bana; Oliver tesadüfen tam o sırada gelse, aynada kendi yüzüme karşı bile söyleyemediğim şeyleri mırıldanıyor olacağımı, buna hiç aldırmayacağımı, bunda hiçbir sakınca görmeyeceğimi... bırak öğrensin, bırak görsün, bırak hüküm de versin isterse... dünyaya söyleme sadece... şu anda benim için dünya sen olsan bile, gözlerinde dehşete kapılmış, aşağılama dolu bir dünya duruyor olsa bile. Senin o çelik gibi bakışların, Oliver, bunu sana söylediğimde o bakışla karşılaşmaktansa ölürüm daha iyi.
Başka sahneler de var: Yemek sonrası sessizlik; kimimiz uyukluyor, kimimiz çalışıyor, bazıları bir şey okuyor, tüm dünya suskun yarım tonların keyfini çıkarıyor. Cennet gibi saatlerdi; bizim evin ötesinden gelen sesler öylesine yumuşacık süzülerek ulaşırdı ki, sürüklenip gittiğimden hiç kuşkum yoktu. Sonra, ikindi vakti tenis. Duş ve kokteyller. Akşam yemeğini beklemeler. Yine konuklar. Yemek. Oliver'ın çevirmene ikinci kez gidişi. Kente doğru yürüyüş ve gece geç vakit, bazen yalnız, bazen arkadaşlarla geri dönüş.
Ya da Vimini vardı.
O kızın bizim sabahlarımıza ilk girişi tam da, ben Brahms'ın, Handel'in son varyasyonları üzerine yaptığı bir adaptasyonu çalarken oldu.
Kızın sesi boğucu öğlen sıcağını dağıttı.
"Ne yapıyorsun?"
"Çalışıyorum," diye yanıtladım.
Havuzun kenarında karın üstü yatan Oliver, kürekkemiklerinin arasından ter akarak başını kaldırıp baktı.
"Ben de," dedi, kız dönüp ona da aynı soruyu sorunca.
"Sen konuşuyorsun, çalışmıyorsun."
'Aynı şey."
"Keşke ben de çalışabilsem. Ama kimse bana bir iş vermiyor." Vimini'yi daha önce hiç görmemiş olan Oliver, bu konuşmanın kurallarını bilmiyormuş gibi, tümüyle çaresiz bir şekilde bana baktı.
"Oliver, Vimini'yle tanış; kendisi kapı komşum olur." Kız ona elini uzattı, Oliver sıktı.
"Vimini'yle ikimizin doğum günü aynı, fakat o henüz on yaşında. Vimini de bir dâhidir. Senin dâhi olduğun doğru, değil mi Vimini?"
"Öyle diyorlar. Ama bana öyle geliyor ki, galiba değilim."
"Niçinmiş o?" diye sordu Oliver, büyüklük taslıyor gibi görünmemeye çalışarak.
"Doğanın beni dâhi yapması çok uygunsuz bir şey olur da ondan."
Onun bir sözcüğüyle böylesine mutlu, başka bir sözcüğüyle de aynı şekilde kolayca perişan oluyorsam ve mutsuz olmak istemiyorsam, böyle küçük sevinçlerden sakınmayı öğrenmem gerektiğini hiç düşünmemiştim.