İran'da Ortaçağ Müslümanlarında, seyyahların anlatılarından ve bu anlatıların esin olduğu pek çok romandan bildiğimiz yapay bir cennet inancı vardır. İsmailliye mezhebi, Dağın Yaşlı Adamı yani Hasan Sabbah tarafından kurulan ve idare dilen aşırılıkçı bir mezheptir. Alamut Dağı'nın zirvesinde, ulaşılması güç yerlerde yaşayan İsmailliye taraftarları her yere korku salarlar; Moğollar onları yok edinceye kadar kimse onlarla baş edemez. Bunların yaşadığı garip yerlerle ilgili pek çok betime sahibiz. Bunlardan en eskisi Marco Polo'ya ait:
Burada dünyanın en güzel kadınları ve genç kızları vardır. Bunlar şarkı söylemeyi [...] çeşmelerin etrafında dans etmeyi [...] ve erkek-lerin hoşuna gidecek her tür cilveyi ve muameleyi bilirler. Giyim kuşam, her tür yiyecek, erzak ve arzu edilen her şey boldur.
Ayrıca burada içlerine aldıkları genç adamların kafalarını bulandırdıkları haşhaş da vardır. Bu genç adamlara İslâm düşmanlarını yok ettikleri takdirde burada yaşadıkları hazların, öteki dünyada tadacakları mutluluk ve zevklerin sadece bir provası olduğu söylenmektedir. Bu mezhebin üyelerine haşhaş içiciler manasında Haşhaşiler denilmiştir; Fransızca katil anlamına gelen assassin sözcüğü de buradan gelmektedir.
Hellenler denilen Yunanlar -ki Yunanlar kendilerine hâlâ bu adı verirler- ve barbarlar. "Barbar" sözcüğü elbette kötü bir yan anlama sahip olabilir, fakat ilk anlamı itibariyle sadece Yunan dilini konuşmayan, konuştuğu dil bir tür geveleme izlenimi yaratan kişileri ifade eder. Bir "ırk" karşıtlığı söz konusu değildir. Pek çok Yunan bunu ifade edecek şeyler yazmıştır: Paideia'yla, yani eğitimle Yunan olunur, doğuştan degil. Kişi kendini Yunan yaparak Yunan olur. Thukydides, başyapıtı Peloponessos Savaşı Tarihi'nin daha en başında bu konuya açıklık getirir.
Devrimi dillendirmek insanları korkutabilir, fakat göz ardı etmekle tehlikesi azalmayacağı için korkulması gereken şeylerin mevcudiyeti konusunda onlara yapılan bir uyarıdır da. Öte yandan, devrim sözcüğü bazı insanları yüreklendirebilir ve onlar için devrim, bir korku değil, bir umuttur.
Korku ve umut, insan ırkına hükmeden ve devrimcilerin de baş etmesi gereken iki temel duygudur. Bizim işimiz, baskı ve zulüm altındaki nice insana umut vermek ve zalimler azınlığına korku salmaktır. İlkini yapar ve çoğunluğa umut aşılarsak, azınlıkta kalanlar onların umudundan haliyle korkacaktır. Esasen onları hiç korkutmak istemeyiz; zira derdimiz yoksulların intikamı değil, mutluluğudur. Hakikaten, yoksulların çektiği binlerce yıllık çilenin intikamı nasıl alınabilir ki? Fakat yoksullara zulmedenlerin birçoğu, hatta büyük çoğunluğu diyelim, zalim olduklarının farkında değildir