Yaban Çilekleri'nde şöyle diyor Ingmar Bergman "İnsanlarla olan ilişkimiz temelde en yakınlarımızın karakter ve davranışlarını tartışıp değerlendirmekten ibarettir. Bu durum, benim, sosyal hayat denen şeyle arama gönüllü bir mesafe koymama yol açtı.''
İşte bu kitap, sonu gelmeyen tartışmaların ve değerlendirmelerin içerisinde dans edebilmenin güzelliği ve içindeki değeri anlatıyor.
Dans edebilmek, ellerimizi, kollarımızı ya da kalçamızı oraya buraya sallamaktan ibaret değildir. Bedenimizin izin verdiği, esnekliğimiz, arınabildiğimiz tabular, mental sağlığımız ölçüsünde sürdürebiliriz bu dansı, ve tüm bu ölçüler dansımızın içindeki "ben"i, gerçek "ben" yapandır.
Kadınlar ise bu konuda her zaman bir nebze dezavantajlı sayılırlar. Onlar danslarını sürdürürken, etraftan gelen sesleri daima dinlemek üzere yetiştirilmişlerdir. Çizgileri daha kalındır, sınırların dışına çıkmak daha büyük bedeller gerektirir çünkü, aile kurumunun "reddettiği" bireyin içine "fırlatıldığı" toplum, aile mekanizmalarıyla benzer biçimde çalışır. Dolayısıyla aileden düştüğümüzde, savaşını sürdüreceğimiz bir toplum vardır ve, kadının ödediği bedelin ölçüsünün, erkeğe "nazaranlığını" bu satırları okuyanlar içinden geçirebilirler.
Ayaklarımıza pranga olan, maskemizden taşan geleneksel ahlak ölçülerini, dini, milli kavramları; üzerinde düşünerek reddetmeye karar veren, onun yerine evrensel ahlakı, felsefeyi, bilimsel bakışı, gözlemi esas almaya çalışan; iyi bir üniversite mezunu sayılan, kendini şu ya da bu biçimde ifade edebilen bir kadının gerçekten de çoğu şeyi aştığı düşünülebilir. Ama kendi dansını yapmak üzere hayat sahnesine atıldığında duygusal gelgitlerini, özgürlüğünün ardındaki bağımlılıklarını, başkalarına vermeye tenezzül etmediği hesapları başta kendine vermekten dahi kaçındığını