Açık ve dürüstçe söylemek gerekirse, bu gezegen üzerindeki yaşam çeşitliliğinin bir evrim sürecinin sonunda ortaya çıktığını görememek, içinde yaşayan her dört insandan üçünün okuma yazma bildiği bir dünyada affı mümkün olmayan bir cehalettir.
Bu bölümün ilk taslaklarından birisini görmüş olan bir okuyucu, bu noktada bir eleştiride bulundu. Dawkins'in ve benim, Tanrı hipotezinin herhangi bir bilimsel hipotez gibi bilimsel standartlar ve akılcı düşünce bağlamında ele alınabileceğini varsayarak, insanların Tanrı'ya olan inançlarını zaten her türlü mantığın ötesinde gördükleri ve dolayısıyla onun dünyevi yöntemlerle test edilebilceğini düşünmedikleri gerçeğini göz ardı ettiğimizi belirtti. İnanca ait olan bu alanda bilimin tüm gücüyle uygulanabillir olduğunu varsaymamızın kendisine sadece sevimsiz değil, aynı zamanda mesnetsiz geldiğini ifade etti.
...
Dini inanç konusunda 'akıl yürütmek' istiyorsanız ve dini inancın, inanmanın özel bir türü olduğuna dair akılcı bir gerekçe sunmak (ve karşı taraftan da akılcı bir yanıt almak) istiyorsanız, ben oyuna dünden razıyım. İnancın varlığına hiçbir itirazım olamaz. Benim anlamak istediğim şey, inancın bize 'gerçeğe giden yolda' yardımcı olması bakımından ciddiye alınacak herhangi bir akılcı dayanağa sahip olup olmadığı; başka bir deyişle insanların sadece kendilerini ve başkalarını iyi hissettirmek için kullandığı bir araçtan fazlası olup olmadığıdır (ki bu işlevini ciddiye aldığımı ifade etmeliyim). Ama inancın gerçeğe giden yolda önemli olduğunu savunurken, kalkıp da daha en başından beri gerekçelendirmekte zorlandığınız ilahi takdir kavramına ve özel izinlere başvuracaksanız, benden destek beklememelisiniz. Akıl ve mantık sizi köşeye sıkıştırdığı zaman inanca sarılmadan önce, akıl ve mantığı sizden yana olduğu zaman da terk etmek isteyip istemeyeceğinizi kendinize bir sorun. Diyelim sevdiğinizle beraber yabancı olduğunuz bir diyarda gezinirken, onun gözlerinizin önünde birisi tarafından hunharca öldürüldüğüne tanık oluyorsunuz. Katilin çevresine ait birçok