Gözlerim yatağın soğuk beyazında. Kımıldamıyorum. Kulaklarım çınlıyor. "O vakit bana öyle gelir ki yeryüzünde yapayalnızım, meçhul şeyler, belirsiz tehlikelerle çevrili, müthiş surette yalnız." Şimdi böyle bu. Gecenin sükûtundan umulmayacak sesler icat ediyorum. Uzaklarda bir haykırış benim ismimi çağırıyor gibi.
Ve onu, eski bir şark şairinin muhayyelesinde aldığı mânâ ile düşünmek, beni bugünkü hüviyetimden ayırarak arada bir hasretini çektiğimiz eski dünyalarda yaşattığı için hoşuma gitmiyor değil.
Muallâ kendisine çok tavsiye edilen bu kitabı okumakta hâlâ tereddüt ediyordu. Yapraklarını çevirdi. "Beni yalnız bırakmayınız!" diye başlayan bir sahifenin yukarısından ortalarına doğru gözleri, satırların basamaklarını ikişer üçer atlayarak aşağıya kadar inmişti. Bir kaç yerde hep aynı cümle "Beni yalnız bırakmayınız!"
Bize her şeyi yanlış öğrettiler belki; belki de yanlış anladık, eksik anladık. Başımıza gelen tüm akla sığmaz şeyler kaçınılmaz mıydı gerçekten? Bilmediğimiz, daha öğrenemediğimiz yasalara göre? Kaçınılmaz olan yapılandır, kişinin şu ya da bu etkenle yaptığı. Olmuş, gerçekleşmiş, artık olmaması düşünülemeyen. Akla sığmayan ise yapılmayan, yapılamayan, kişinin belki yıllarca düşleyip yapmadığı. Düşünüldüğü zaman bile gerçekleşmeyeceği kaydıyla düşünülen...
Aklım durdu derler. Bu da çok beylik, anlamını yitirmiş bir deyim. Aklın gerçekten durmasını tanımlayamıyor, çünkü aklın durması gerçek bir olay değil hiç kimse için. Oysa ben biliyorum aklın durması ne demek. Öğrendim. O anda bana olan işte. Sanki o güne değin yaşadığım, gördüğüm, duyduğum, inandığım her şeyin üstüne bir sis indi. Her şey değişti. Dünya baştan başa. Ya da yok olup yeniden var oldu. Her şey bambaşka. Yeniden doğmak gibi. Hayır, ilk kez doğmak ve doğarken doğduğunun bilincine varmak gibi. Renkler, kokular, ışıklar değişti. Önümde kıpırdayan suların kapkaranlığı başka bir kapkaranlık artık. Karşı kıyının elektrik ışıkları o güne değin hiç görmediğim bir biçimde yansıyordu sulara. Denizden gelen yosun kokusu o doğduğum günden beri bildiğim koku değildi. Sonra belki toparladım kendimi. Bir an önce (yoksa yüzyıl önce mi) durmuş olan kafam yeniden işlemeye başladı. Bir an... Bir yıl... Belki bir çağ geçmişti aradan, Recep gene yanımdaydı. Eski renkler, kokular, ışıklar geri geldi ama değer değiştirmiş olarak ve ben Recep anlatmaya başladığından beri ilk kez, hatta belki ömrümde ilk kez, uzun ak giysili kara saçlı bir kız gördüm karşımda.