Daha iyi bir insan olduğumu iddia edecek cesaretim yok elbette, ama daha mutlu bir insan olduğumu biliyorum, çünkü o buz gibi donuk hayatım için yeni bir anlam buldum, yaşamın kendisinden başka bir sözcükle açıklayamayacağım bir anlam.
Bir kez kendini bulmuş olan bir kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir çeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.
Fakat Harold öbür konulara geçtiğinde, soruların ağırlığı ve sıklığı ve kaçınılmazlığından bunalıyordu. Bazen Harold’ın sorabileceği ama sormadığı sorular üzerine öyle çöküyordu ki sorsa daha iyi olacak gibi geliyordu. İnsanlar ne çok merak ediyor, ne kadar çok şey öğrenmek istiyordu. Anlıyordu da bunu, sahiden anlıyordu; o da cevaplar arıyordu, o da her şeyi bilmek istiyordu. O zaman arkadaşlarıyla kıvanıyor, ondan görece az bilgi sızdırmış olmalarına, onu kendi haline bırakıp sararmış toprağın altındaki solucanların, böceklerin kıvrandığı,kemik kırıklarının taşlaştığı bir bozkur olmasına izin vermiş olmalarına minnet duyuyordu.
“Aileni sık ziyaret ediyor musun?” diye damdan düşer gibi sordu Harold bir başka gece.
“Vefat ettiler” dedi gözlerini sayfadan ayırmadan.
“Üzgünüm Jude” dedi Harold bir sessizlikten sonra, sesindeki içtenliği duyunca Jude başını kaldırdı. “Benimkiler de öldü. Yakın zamanda. Tabii sen benden çok gençsin.”
“Başın sağ olsun Harold” dedi. Sonra da bir tahminle: “Yakındınız herhalde.”
“Evet” dedi Harold. “Hem de çok. Sen yakın mıydın ailenle?”
Başını iki yana salladı. “Yok, pek değil.”
Harold sessiz kaldı. “Ama eminim seninle gurur duyuyorlardı” dedi sonunda.
Harold hayatına dair sorular sorduğunda içinde soğuk bir şeylerin dolaştığını, sanki organlarının ve sinirlerinin kalın bir buz tabakasının korumasına alındığını hissederdi. O anlarda kırılabileceğini de hissederdi ama, sanki bir şey derse buz parçalanacak, kendisini de ortadan ikiye ayıracaktı.