Bu kitapta Şeriati, dinin iki yüzünü anlatıyor. Ama öyle yüzeysel bir ayrım değil bu; tam anlamıyla insanın vicdanına dokunan bir karşılaşma.
Bir yanda hak din var yani insanı özgürleştiren, direnişi öğreten, adaleti savunan din.
Diğer yanda ise batıl dini iktidarın, düzenin, çıkar sahiplerinin elinde şekillenmiş, insanı uyuşturan ve susturan bir din.
Şeriati’nin asıl derdi şu:
Tarihte peygamberlerin getirdiği saf din, zamanla saltanatların, ruhbanların ve düzenin elinde “dine karşı bir din”e dönüşmüş.
Yani din, kendi özüne ihanet etmiş.
İnsanlar Allah’a inanıyorlar ama Allah’ın istediği gibi değil; yöneticilerin, din adamlarının, geleneklerin izin verdiği kadar.
Kitabı okurken şunu çok düşündüm:
Biz bugün gerçekten hangi dine inanıyoruz?
Adaletin, eşitliğin, direnişin dinine mi?
Yoksa sessiz kalmamızı, “her şey kaderdir” diyerek kabullenmemizi isteyen o sahte dine mi?
Şeriati’nin dili zaman zaman öfkeli, ama o öfkenin içinde büyük bir sevgi var:
İnsana, özgürlüğe ve Allah’a duyulan sevgi.
O, dine savaş açmıyor; tam tersine, dini kurtarmaya çalışıyor.
Dinin özünü, yani insanın sorumluluğunu hatırlatıyor bize.
Sonuçta kitap bana şunu öğretti:
Gerçek din, korku değil, bilinçtir.
İtaat değil, farkındalıktır.
Ve en önemlisi, Allah’a giden yol, hiçbir zaman zalimlerin kurduğu düzenin içinden geçmez.