Peyami Safa'nın otobiyografik izler taşıyan bu eseri, edebiyatımızın en güçlü psikolojik tahlillerinden birini sunuyor şüphesiz. Ama inanın, sayfaları çevirirken o edebi ustalıktan çok, 15 yaşındaki bir çocuğun çaresizliği gelip boğazınıza oturuyor.
Roman temelde iki zıt dünya arasında bir sarkaç gibi gidip geliyor: Hastanenin eter kokan, dürüst ve acımasız gerçekliği ile Erenköy'deki köşkün sahte, yüzeysel ve yorucu dünyası... Çocuğun bacağındaki o amansız fiziksel acı yetmezmiş gibi, Nüzhet'e duyduğu imkansız aşkın yarattığı ruhsal yıkım okurken insanı gerçekten yoruyor, içinizi sızlatıyor. Bir yandan tıbbi terimlerin soğukluğuyla yüzleşirken, diğer yandan bir insanın umudunun nasıl yavaş yavaş tükendiğine şahit oluyorsunuz.
Kısacası, hem kurgusuyla zihni doyuran hem de duyguları iliklerinize kadar hissettiren sarsıcı bir klasik. Sadece bir roman okumadım; o beyaz ve soğuk koridorlarda, acı çeken o çocukla beraber sessizce yürüdüm sanki.