Gerçek anı ile uydurulmuş anı arasındaki sınır bulanıklaşıyor. Eskici pazarını andıran, belli bir düzeni olmayan o karmaşık yaşlı zihnimde rüyada görülenler ile yaşanmış olanlar birbirine karışıyor.
Anja Meulenbelt’in Kayıp Zaman’ını elime aldığımda ruhuma dokunacağını biliyordum, ama bu kitap beni beklemediğim kadar derinden sarstı; olgun bir kadının aşk, yalnızlık ve kendini yeniden keşfetme yolculuğunu öyle yalın, öyle gerçek bir dille anlatıyor ki, sanki Anja karşımda oturmuş, kahve eşliğinde hayatını paylaşıyor gibi hissettim. Hikâyenin kalbinde, feminist hareketin içinde yoğrulmuş, aşkta sınırları zorlamış, başarıyı tatmış ama yalnızlığın gölgesini de hissetmiş bir kadının iç dünyası var; onun “süper kadın” olma baskısından yorulduğu anlar, tutkulu ama kırılgan aşk arayışları, cinselliği ve arzuları utanmadan sahiplenişi beni hem hayran bıraktı hem de kendi hayatımı sorgulattı. Anja’nın çıplak, maskesiz üslubu, otobiyografik izler taşıyan bu romanda daha dingin, daha bilge bir tona bürünmüş; gençlikteki asi ateş, yerini hayatı olduğu gibi kucaklayan bir tutkuya bırakmış, bu da bana “hiçbir zaman geç değil” dedirtti. Kitabın bazı dağınık geçişlerine ve yan karakterlerin az işlenişine rağmen, her satırı beni içine çekti; kahramanın kadınlarla, erkeklerle yaşadığı ilişkiler, tabulara meydan okuyan cesareti beni rahatsız etmek bir yana, özgürleştirici geldi Anja
Anja Meulenbelt çünkü Anja’nın samimiyeti her duyguyu evrensel kılıyor. Kayıp Zaman, adıyla müsemma bir hesaplaşma; okurken kendi kayıp anlarımı, hayallerimi düşündüm ve bitirdiğimde sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydim, ilham almış, hüzünlenmiş ama bir o kadar da güçlenmiş hissederek. Eğer cesur, derin ve samimi bir hikâyeye hazırsan, bu kitap seninle konuşacak, tıpkı benimle konuştuğu gibi.